Egeli olmak; bir rakı masasında hayatın anlamını bulmuş gibi, memleketi kurtarmış gibi gecenin karanlığına doğru çırılçıplak koşmaktır. Çıplak ellerle karanlığı avuçlamak istemek, parmaklarının arasından uzanan sonsuzlukta hayatı hissetmektir.
Egeli olmak; Egeden uzaklaştığında oraya derin bir özlem duymak ve bunu hiçbir bollukta ve görkemde yerine koyamamaktır. Güzel yaşantınızda günün birinde kalbiniz kırıldığında, bodur böğürtlenlerin arasından eve giden patikadır.
Egeli olmak; saçları deniz kokan, gözlerinde kaybolduğunuz Egeli kızlara saygılı olmak ve onları baştacı etmektir. Kendi sevgi anlayışınızla kendinizi vurduğunuzda sizi sarıp evinize götürecek, başınızda bekleyecek olan odur. Onun özgürlüğünü öpüp başına koyduğunuzda, size sonsuzluğu verecek olan da odur.
Egeli olmak; doğayı sevmek, anlamak ve ona her an bağlı hissetmektir. Kendisine salt bir yarar sağlamak adına değil, yaşama tanık olmak ve kendisinden bir an uzaklaşıp aslında kendisini bulmaktır. Rüzgar onundur, midye kabuğu onundur, zeytin ağacı onundur. Bazen babasının yüzüne inen tokadı, bazen anasına sarılışıdır.
Egeli olmak; hayatı ciddiye almaktır. Gezmek, denemek ve gülmek… Yarın ölecekmiş gibi veya hiç ölmeyip Tanrının yüreğine ulaşacakmış gibi. Titrek kanatlarıyla hayatına sarılır, onu hem korur hem rahat bırakır. Ufacık penceresinden ufka bakmasını ister. Güneş her zaman hayatı sevenin kalbindedir.
Egeli olmak; herkesi kendi gibi görmek, yanlış anlaşılmamak ve açık olmak bile bile ladesidir. Yargılama görevini Tanrıya veya yüce döngüye bırakmaktır.
Egeli olmak; Egede bir kez doğmaktan ziyade, her sabah nerede olursan ol Egeye uyanmaktır. Gülen yüzlere, deniz kokusuna ve mis gibi zeytinyağına…
Günümüzde sevgiye derin bir özlem duyarken, hayatı anlamlı kılacağını düşündüğümüz diğer şeyleri daha fazla önemseriz: başarı, saygınlık, para, güç gibi. Sevginin tanımlanamazlığı çoğu zaman onun yanlış yorumlanmasına, sonsuzluğu ise onun başka tanımlarla karışmasına sebep olur. Birçok kişi, sevmeyi doğuştan gelen bir bağlanabilme yada duygusal bir bağ oluşturabilme yetisi olarak düşünse de, bazı düşünürlere göre sevmek sonradan öğrenebilen bir sanat dalıdır.
İnsan doğanın bir parçasıdır, ama bir kez bağlarını kopardıktan sonra, artık ona geri dönemez. İnsanoğlu ancak, aklını geliştirip geri getirilmesi olanaksız olan o kaybedilmiş insanlık öncesi huzurun yerine, yeni, insanca bir huzur oluşturabilirse ilerleyebilir. Bu oluşumun temeli de, insanın içinde oluşturacağı sevgidir. Sevgi bir etkinliktir, pasif bir duygu değildir. Sevgi insanın kendi içinde geliştirdiği bir şeydir, birşeye doğru sürüklenmesi değildir. Sevgi, sevgi yaratan bir güçtür, güçsüzlük sevgi yaratamamaktır. Sevmek almaktan ziyade, ilk önce vermektir. Sürekli bir şeyi kaybetmekten korkan istifçi, psikolojik açıdan yoksul biridir. Başkasına kendisinden bir şeyler verebilen kişi, kendisini birisi olarak hisseder. Verme eylemiyle, karşıdakinde kaçınılmaz olarak bir şeyler yaşama geçirilir ve yaşama dönüştürülen ona geri yansır. Olgun sevgi bizi geliştirir, olgunlaşmamış sevgi köreltir:
Olgunlaşmamış Sevgi : Sevildiğim için seviyorum. Seni, sana ihtiyacım olduğu için seviyorum.
Olgun Sevgi : Sevdiğim için seviliyorum. Seni sevdiğim için sana ihtiyacım var.
Sevgi, kompakt bir yapı olarak birçok öğeyi içinde barındırıyor olsa da, şu öğeler sevginin temelini oluşturmaktadır:
Bilgi: Başka bir şeye veya kişiye sevgi duyabilmek için, ilk koşul onun hakkında bilgi sahibi olmaktır. Birini tanımadan ona saygı duyabilmek, ona karşı sorumluluk hissetmek mümkün değildir.
Özen: Sevgi, aslında sevdiğimiz şeyin veya kişinin yaşaması ve gelişmesi için duyduğumuz etkin özendir.
Saygı: Bir insanı olduğu gibi görebilme ve onun kendine özgü bireyselliğini algılayabilme yetisidir. Saygının ön şartı, özgürlüktür. Başka bir insana saygı duyabilmek için, kendi bağımsızlığımıza ulaşmamız gerekir.
Sorumluluk: Birisi için sorumluluk duymak demek, ona yanıt verme yetisine sahip olmak ve bu duruma hazır olmaktır. Daha soyut bir biçimde sorumluluk duymak, diğer kişinin ruhsal gereksinimlerine yanıt verebilmek anlamına gelir.
Peki günümüzde kastedilen anlamıyla sevgi, bizim yukarıda tanımladığımız ideal sevgi tanımlamasına ne kadar uymaktadır? Kapitalist toplum, bireysel olmayan eşitlikidealini önermektedir çünkü sorun çıkarmadan çalışan, seri üretim yaparken tamamen birbirine benzeyen insan atomlarına ihtiyaç duyulmaktadır. Bu insanların aslında aynı görevi yerine getirip, gönüllerine göre davrandıklarını sanmaları istenir. Böylesine otomatik bir düzenin ağına düşen insan, eşi benzeri olmayan bir birey olduğunu, umutları, korkuları, hayal kırıklıkları, sevgisi, özlemi ve yalnızlığıyla kendisine tek bir yaşama şansı verildiğini unutmaktadır. Kişi, kendisine, diğer insanlara ve doğaya yabancılaşmıştır. Parasal başarının en üstün değer görüldüğü, pazarlamanın ve imajın herşey olduğu bir kültürde, insanlar arası ilişkiler de ticari ve iş piyasasında geçerli alışveriş yöntemleriyle gerçekleştirmeye çalışılır. İyi bir alışveriş yapılmak istenir, alınacak nesnenin toplumsal değeri yüksek olmalı, aynı zamanda beni görünen ve görünmeyen tüm özellik ve olanaklarım için istiyor olmalıdır. Böylece kapitalist aşk, iki insan kendi alım güçlerine göre piyasadaki en uygun nesneyi bulduklarına inandıkları an başlar. Aslında tüm insanlığın ve dolayısıyla sevginin kavramının bittiği yer burasıdır.
Kapitalist insanın;
tek hedefi: yükselmek
tek ilkesi: dürüst bir alışveriş yapmak
tek tatmini: tüketmektir.
Şu görseller bütünü, iyi yapılmak istenmiş ama amacına ulaşamamış bir alışveriş örneğidir:
Bu görsel ise, günümüzde ideal sevgi kriterlerinin geçerli olduğu ilişkiler yaşanabileceğine örnek teşkil etmektedir:
Peki, insanlar neden bu alışverişe yatkın? Çünkü kolay ve hızlı bir şekilde yalnızlık duygusunu bastırabildiklerine inanıyorlar. Yalnız olmak, ben karşı koyamadan dünyanın üzerime saldırması demektir. Bu nedenle yoğun bir korku ve azar azar utanma ve suçluluk duygusu uyandırır. Bu alışveriş evliliği anlayışında tek önemli şey,dayanılmaz yalnızlık duygusundan kurtulacak bir sığınak bulmaktır.Sevgiyle birleşme olmadan insanların yalnızlığının farkına varması, sanırım bu alışverişe insanları sürükleyen en büyük itici güç.
Aşk incelik ister canım hoyrat olma Beni böyle sev değiştirme boşver anlama Bir güç savaşı değil bu kendi haline bırak Galibi yoktur ki hiç, aşk bu, unutma.
Tarkan – Beni Anlama (1997)
Sevgi, belli bir insana bağlılık değildir, bir tutumdur. Eğer kişi sadece tek bir kişiyi seviyor ve yakınındaki diğer insanlara kayıtsız kalıyorsa, bu sevgi değil, ortam yaşama bağlılık yada aşırı bencilliktir. Birine “seni seviyorum” diyebildiğimizde “sendeki diğer herkesi de seviyorum, senin sayende bütün dünyayı seviyorum, sende kendimi de seviyorum” diyebilmemiz gerekir. Birisini sevmek, sadece güçlü bir duygu bütünlüğünü değil, bir kararı, bir söz vermeyi de içerir. Sevgi, iki insanın birbirlerine varlıklarının özünden bağlanması, her birinin kendisini varlığının özünde yaşamasıyla mümkün olur. Bu şekilde yaşanan sevgi bir meydan okumadır; dinlenme değil, bir bütün olarak hareket etme, büyüme ve iyiye doğru gelişme anlamına gelir. Sevginin tek bir kanıtı vardır: ilişkinin akıcılığı ve seven kişilerin içindeki canlılık ve güçtür.
Aşağıdaki yazı, 7-8 sene önce şans eseri tanıştığım, her okuduğumda beni derinden etkileyen ve farklı görüşler sunabilen bir sevgi yazısıdır. Sevginin tanımlanamazlığını bitirmeye en çok yaklaşan yazı olduğunu hisseder ve saygıyla eğilirim:
…
Gerçi sarp ve zorludur sevginin yolları. Ama içinize ateş düştü mü, izlemekten geri durmayın. Sizi kanatlarının arasına alıp saklamak isterse, karşı koyun. Çünkü bilin ki, bir an gelir, o kanatların arasından bir kılıçtır çekilir ve vurur, inletir sizi.
Gerçi sözleri düşlerinizi darmadağın edebilir, tıpkı kuzey rüzgârının bahçeleri darmadağın ettiği gibi. Ama sizinle konuştuğu zamanlarda, yine de ona inanmazlık etmeyin. Çünkü başınıza tacı oturtacak olan da, sizi çarmıha gerecek olan da sevgidir.
Serpilip gelişmenizi isteyen de o, budanıp kalmanızı isteyen de O’dur.
Bir yandan yükseltinize erişip, güneşe uzanan en ince dallarınıza bile sarılıyorken.
Bir anda gerisin geriye dönüp köklerinize dek inerek, sizin yer yüzünde ayakta durabilmenizi sağlayan bağlarınızı da sarsabilir.
Tıpkı püsküllerin mısırı sarışları gibi, sevgi de sizi kendisine sarar.
Soyunmanız ve önünde çıplak kalmanız için zorlar. Soyunuk kalıncaya dek üsteler de üsteler.
Bembeyaz kesinceye dek evirir, çevirir, acı verir canınıza.
Boyun eğdirinceye dek, ezer, yoğurur sizi.
Sonra da, Tanrı’nın kutsal sofrasına ulaştırılacak bir somun olabilmeniz için kutsal alevlerin arasına alır, kavurur sizi.
Sevgi bütün bunları başarır, yeter ki siz kalbinizin sırlarını öğrenin ve bu yolla Hayat’ın yüreğinden bir parça olun.
Ama diyelim ki korkulara kapılmışsınız da sevgiden salt bir huzur ve zevk bekliyorsunuz.
O zaman bir an önce çıplaklığınızı örtün ve sevginin zorlu düzeninden uzaklaşıp mevsimleri olmayan bir dünyaya sığının, daha iyidir derim.
Çünkü ancak orada güler ve ağlayabilirsiniz, ama ne gülüşünüz tam olur, ne de ağlarken tüm gözyaşlarınız dökülür.
Karşısındakine kendinden başka bir şey vermez Sevgi ve kendinden başka hiçbir şeyi de geri almaz. Ne kendi dışındaki şeylere sahiptir ne de kendisine sahip olunabilir.
Çünkü Sevgi kendi kendini bütünler ve kendi kendine yeterlidir.
Sevgi gelip sizi bulmuşsa, “Tanrı’yı yüreğimde taşıyorum” demektense, “Tanrı’nın yüreğine eriştim” deyin.
Ve hiçbir zaman sevgiye yön verebileceğinizi düşünmeyin, çünkü sevgi, eğer sizi o değerde bulmuşsa, kendi yönünü kendi çizecektir.
Sevginin kendini mutlu kılmaktan öte hiçbir arzusu yoktur.
Ama eğer sevgiye kapılmışsanız ve tutkularınız olsun istiyorsanız şunları kendinize seçin derim:
Tutkunuz, sevginin içinde erimek olsun. Tıpkı geceye şarkılar söyleyen bir akarsu gibi akıp gidin. Tutkunuz, aşırı duygusal davranışların getireceği acıları tanımak olsun.
Tutkunuz, kendi sevgi anlayışınızla kendinizi vurmak olsun.
Varsın istekle ve coşkuyla aksın kanınız.
Tutkunuz, kanatlanmış bir yürekle sabaha gözlerinizi açıp sevgi dolu bir güne başlayabiliyor oluşa teşekkür etmek olsun;
Tutkunuz, gün öğleye eriştiğinde oturup sevginin yüksek heyecanını düşünmek olsun;
Tutkunuz, gün akşama erdiğinde evinize minnet dolu bir yürekle dönebilmek olsun:
Ve yüreğinizdeki sevgili için iyi bir şeyler dileyip yatın: Dudaklarınızda onu yücelten bir şarkı olsun.
Halil Cibran
Bütün bunlardan sonra karşımıza önemli bir soru çıkıyor. “Bütün toplumsal ve ekonomik düzenimiz, herkesin kendi çıkarını gözetmesi üzerine kurulmuşsa, ahlak yönünden bencillik sadece hafifletilmiş dürüstlük ilkesiyle dengelenmeye çalışılıyorsa, insan bu toplumsal düzende nasıl sağlıklı bir sevgi anlayışını uygulayabilir?”
Kapitalist toplum düzeninin temelini oluşturan ilkeler ile sevgi ilkesi birbirleriyle bağdaşmaz. Ama toplum, karmaşık ve değişik dinamikleri olan bir olgudur. Kapitalizm, henüz herkesi topluma uymaya zorlamayan, insana kişisel özgürlük tanıyan, kendi içinde sürekli değişen bir yapı barındırır. Tüm bunlar, insana pek tabii ki önceliklerini seçme hakkı tanımaktadır.
Gerçekten yaşadığınız sürece dünyada yankılanan ve sizin duymanız gereken her ses kulağınızdan geçecektir. Size yardımı dokunacak veya sizi rahatlacak her bir atasözü, her bir kitap doğrudan yada dolaylı olarak mutlaka yerini bulacaktır. O yumuşacık, muazzam gönlünüzle arzu ettiğiniz herkes sizi sımsıkı saracaktır. Gözlerinizi kapattığınızda, kiminle nerede olmak istiyorsanız. İzin verin, sevgi herşeyi başaracaktır.
“Dilerim herkes bir gün zengin ve ünlü olur, hayalini kurduğu her şeye kavuşur; böylece aranılan esas cevabın bu olmadığını anlar.”
Kişisel tercih meselesi olarak görülen her konuda çeşitlilik fazladır ve olayın esprisi da bu çeşitliliktir. Hangi yönetmene daha yakın durduğunuz, hangisini daha çok benimsediğiniz de tam olarak böyle bir kapsamdadır. Yazının konusu Wes Anderson sinematografisi ve bize düşüncesel katkısı temelinde olduğundan, Wes Anderson’ın benim favori yönetmenlerimden biri olabileceğini düşünebilirsiniz ki değildir. Ama ilk filmi Bottle Rocket’tan itibaren, hayatı yolunda gitmeyen, biraz garip biraz toplumdışı karakterlerle ve çapraz ilişkileriyle gülümseten bir kaos yaratan yönetmeni hep en özgün yönetmenlerden biri olarak düşünmüş ve filmlerini izlerken çok mutlu olmuşumdur. Rushmore’la tarzını ortaya koyup,art arda aynı çizgide ama farklı tatlara sahip filmlerle (The Royal Tenenbaums, The Life Aquatic With Steve Zissou, The Darjeeling Limited, Moonrise Kingdom) en bilinen filmine the Grand Budapest Hotel’e ulaştı.”Ulaştı” doğru bir kelime olarak yerinde durmalıdır çünkü otelin konumu gibi o da kendi özgünlüğünün doruğundadır.
– Mmm, I’m a little bit lonely these days.
Hayatlarında başarılı olamayan, çevrenin beklentisini karşılayamayan, bazen garip yetenekleriyle birbirlerini absürditede tamamlayan karakterlerin daha önceden tahmini zor kısa olaylar bütününde ortaya koydukları eğlence yada salt huzur istemi alt-komedi yada indie-komedi diye kategorize edilmek istenebilir ama aslında “komedi” türünün bürünmesi gereken biçimdir. Üstü kapalı olarak filmleri tüm o kapitalist sistemin başarılı insanlarına bir başkaldırıdır, “başrol oyuncusu olarak başarısız oluyoruz hatta filmin tüm oyuncuları olarak başarısız oluyoruz ama yine de hayatımızda kendi bakış açımıza göre stabil ve memnun olarak ilerleyebiliyoruz” deyiş biçimidir. Komedi türündeki bir filmin kapasitesini pek tabiki insanları rahatlatıp gevşetme miktarı ve ne kadar sürdüğü belirlediğinden, Wes Anderson filmlerindeki komedi öğesinin gücünü azımsamamamız gerekir. Tabiki bu gevşeme dozajında ve dramatik durumlarla kesintili olarak verilir ki doğrusu da budur. Çok güldüğünüz değil, çok gülümsediğiniz film komiktir. İlk bakışta kesinlikle öyle değil gibidir, ama biraz düşününce bana hak vereceğinizi düşünüyorum.
– Now if you’ll excuse me, I’m going to go on an overnight drunk, and in 10 days I’m going to set out to find the shark that ate my friend and destroy it. Anyone who wants to tag along is more than welcome.
Mekanlar ve objelerin orjinal kombinasyonları da karakterlerin vurgusunu arttırmak ve bize o dünyayı cisimlendirip hissedebilmek için fırsat tanımak adına çok yerindedir. Renkli iç mekanlar, boyutsal illüzyonlu odalar, karakterin takıntılı olduğu kişisel eşyalar, identifik şapkalar, gözlükler gibi karakter detayları bize bu dünyanın hem reel hem kurgusal olabileceğini çağrıştırsa da, bir yerden sonra izleyici için bu önem taşımaz sadece o dünyanın içinde olmak istenir. Mekanların ve karakterlerin mobilitesi ve canlılığı izleyicinin belli yaşam dönemlerinden olası parçalar içerebileceğinden izleyici için iç ısıtan, huzur verici bir deneyime dönüşür. Bu büyüyü oluşturabildikten sonra Tim Burtonvari abartıcılık ve Tarantinovari şiddet içeren realite anlatımlarıyla stabilitesinin bozulmasına izin vermez. Eğer cidden yönetmenin filmlerini seviyorsanız, çok uzun süreler sonra bile filmleri hatırlayabildiğinizi ve sizde tebessüm oluşturabileceğini farkedeceksiniz.
– What did he say? – He said the train is lost. – How can a train be lost? It’s on rails.
Yönetmenin önemli bir özelliği olarak renk paletlerini sahneye ve filmin geneline uygun olarak seçmek olduğunu söyleyebiliriz. Bu seçimin amacı seyirciyi şaşırtmak veya onların ilgisini çekmek yerine filme adapte etmek ve motivasyonlarını arttırmak şeklinde yorumlanabilir. Deniz odaklı bir filminde mavi tonları ağırlıklıyken, yağmurlu bir adada geçen film kahverengi ve yeşilin pastel tonları ağırlıklı oluyor ve bu filmi tamamlayan bir unsur olarak bize selam çakıyor. Kanımca bilinçaltı seviyesinde filmle bizi bütünleştiren bir yönetmenlik hilesi (veya güzelliği) demek uygun düşüyor. ( Wes Anderson Film Renkleri )
– Jiminy cricket, he flew the coop!
Yönetmenin bir diğer spesifik özelliği olarak, pekala simetri titizliğini sayabiliriz. Bazı sahnelerde tam ortada konumlandırılan karakterler, tavan-taban-duvar simetrileri, belli açılarda veya simetrik yerleştirilmiş objeler bize ölçülüp biçilen bir düzeneğin içinde hissettiriyor. Aynı zamanda, sahnede anlatılmak isteneni daha iyi vurgulama yöntemi olarak kullanılıyor. Bu durum bazı izleyenler tarafından önceden planlanmış, matematiksel düzen olarak değerlendirilip onlara kısıtlanmışlık hissi katabileceği gibi, bazıları için yönetmenin deha pırıltısı olarak nitelendirilip hayranlık uyandıracak bir özelliğe dönüşebilir. ( Wes Anderson Filmlerinde Simetri )
– I just want to see… a little sunshine. – But you’re nocturnal, Phil. Your eyes barely open on a good day. – I’m sick of your double talk, we have rights!
Kişisel fikrim olarak özgünlüğü yüksek sanatçı herkes tarafından sevilmemeyi göze alan ve bunu normal kabul eden kişidir. Wes Anderson filmlerini bir izleyicinin az sevebileceğini düşünmüyorum, ya çok sevecek ve sıradaki filmini merakla bekleyecek yada hiç sevmeyecek ve konusu açıldığında “nasıl o filmleri sevebiliyorsunuz” sorusuyla belirecektir. Her yönetmen gibi onun da Wilson kardeşler, Bill Murray, Adrien Brody yada Jason Schwartzman gibi uzun süredir takıntılı olduğu isimler olsa da daha yüksek hasılatlar adına sadece popüler ama yeteneksiz isimlere yönelip çizgisini bozmamak gibi takdir edilesi bir yapısı vardır ve yeni güzel filmleri için en önemli sığınaklarımızdan biridir.
– “You see, there are still faint glimmers of civilization left in this barbaric slaughterhouse that was once known as humanity. Indeed that’s what we provide in our own modest, humble, insignificant… oh, fuck it.”
Günümüzde insanlar kendilerini daha rahat hissedebilecekleri, daha kendi olabilecekleri, daha korkularından arınmış bir şekilde hayatı deneyimlemeye devam edebilecekleri bir sağlık durumuna kavuşmak adına kendilerine sunulan farklı yöntemleri tercih etmektedir. Bazıları, mekanizması ve etki şekli kesin ortaya konul(a)mayan, etki süresinin ne kadar olduğu tartışmalı yöntemleri (Feng Shui, Sahaja Yoga, Osho vs.) deneyimlemekte ve bunu bir rutin haline getirip aynı etkiyi devamlı kılmaya çalışmaktadır. Çeşitli öğretiler, kesin kurallar koymaya çalışmakta (bunu yap, şunu yapma gibi) ve hayatı sınırlandırmaktan ve yazarına bolca para kazandırmaktan öteye geçememektedir.
– Serinlik geldi mi? – Aaa, geldi!Günümüz kapitalist düzeninde, “ihtiyaç oluşturup daha sonra bu ihtiyacı insanlara satma yöntemi”nin bu konuda da kullanılıyor olması çok muhtemeldir. Motivasyon kitapları, workshoplar, yoga video cdleri gibi tüketim kalemlerinin mantar gibi türemesi sektörün endüstrileştiği hakkında bize ipuçları vermektedir.Günümüz sosyal medya düzeninin de kişiye olumsuz etkilerinin olması (bknz. FOMO ve Instagram vs Mental Health) ve onaylanmaya bağımlı kişiler yetiştirmesi bu süreci hızlandıran ek katalizörler olarak karşımıza çıkmaktadır. Ayrıca, bazı öğretilerin budizm, taoizm veya diğer uzakdoğu dinlerinin misyonerleri tarafından bir araç olarak kullanılabileceği üzerinde durulması gereken başka bir gerçektir. Yaşam koçları denilen saçmalık bunun pik yaptığı noktadır ki, kişinin kendi özgün hayatını kendi başına yürütemediği gerçeğinden sonra aldığı yardımın ne olduğu belli olmayan bir seçenektir. Böyle bir kaos ortamında, mekanizması daha kesin ve daha sağlam temellere oturmuş bir yöntemin önemi çok büyüktür.
Beynimiz bize armağan edilmiş en önemli organımızdır. Bilimdeki gelişmelere rağmen, çok az bir kısmının işleyişi ve yapısı açıklanabilmiştir. Bilinç ve bilinçaltı kavramlarının net olarak ortaya konulmasına ek olarak, beynin uyanıklık ve uyku durumundan başka trans durumunun da bulunduğu ve bunun fizyolojik bir süreç olduğu belirtilmiştir.
Bilinç, en yalın biçimde “farkındalık” olarak tanımlanabilse de genel olarak şöyle açıklanabilir: Kişinin beş duyu organını kullanarak kendisinin ve çevresindeki olay ve durumların farkında olması halidir. Daha çok “o an”ı temsil eder.
Bilinçaltı, beynimizin biz farkında olmadan çalışan, beş duyu ile elde edilen bilgileri, duyguları ve düşünceleri kaydeden ve bu kaydettikleriyle oluşturduğu doğrulara ve değer yargılarına paralel emirler yollayıp bilinci yöneten kısmıdır. Daha çok, şu anı da kapsayacak şekilde “şu ana kadar”ı temsil eder.
Hipnoz nedir?
Hipnoz ise, beş duyunun aktif ve bilincin açık olduğu ancak zaman algısının distorsiyona uğradığı beynin doğal trans halidir. Aynı zamanda, bilinçaltına erişimi sağlayacak yöntemler bütününü de temsil eder. Günlük hayatımızda yaşadığımız ancak adlandıramadığımız bazı olaylar hipnoz kategorisinde değerlendirilebilir:
– Mehmet abi, buradan döncektik ya naptın?
– Aaa doğru, dalmışım ya. (dalmak = hafif hipnoz)
– Annee, ketçabı nereye koydun bulamıyorum.
– Buzdolabında.
– Yok.
– Orda, eminim.
– Yok ya.
– İyi bak.
– (10 saniye sonra) Aa gözümün önündeymiş, körüm heralde. (körlük = hafif hipnoz)
Eski Amerikan filmlerindeki yanlış görseller sonucu hipnozla ilgili bilinen yanlışlar, bilinen doğrulardan ne yazık ki daha fazladır. Saati sallayıp fedailerine şeytani planlarını uygulatan çılgın bilim adamı, kendisini istemeyen kızı hipnotize ederek istediğini alan hipnotik zamparalar gibi tiplemeler hipnoz hakkında korku tohumlarını eken en büyük unsurlar olmuştur. 1940 ve 50lerdeki basit bilimkurgu filmleri, kar amacıyla az bilinen ve dolaylı olarak gizemli olan konuları deşmişler ve bulgularını abartma ve yanlış şekilde anlatma yoluna gitmişlerdir. Bu yüzden, insanların hipnoz hakkındaki kısıtlı bilgileri de doğru olmaktan uzak klişeler bütünüdür. Hipnozun ne olmadığını açıklayarak ve bazı yanlışları düzelterek devam etmek daha faydalı olacaktır:
Hipnoz, uyku hali değildir. Bilincinizi yitirip baygın halde uzandığınız bir süreç değildir. Sizi savunmasız halde bırakan şeytani bir plan da değildir. Tam tersine, sizin kooperasyonunuz ile birlikte, normalde erişemeyeceğiniz bilinçaltı bölgesine keyfi (rahatlama yada meditasyon amaçlı) yada tedavi amaçlı (hipnoterapi) bir yolculuğa çıktığınız iyileşme aracıdır.
Sabitken saat, sallandığında bir kitle imha silahı.
“Ya bana istediğini yaptırırsan?”
Hipnoz esnasında bilinç açık olduğu için yanlış olan yanılsama. Bu demektir ki, senin normal zamanda kabul etmeyeceğin telkin ve komutları sana uygulatamam. Sana sakince camı aç ve kendini at desem, bunu normalde yapmayacağın için hipnozdayken de yapmazsın ve kendi isteğinle uyanırsın.
Sana itaat etmeni emrediyorum, kredi kartının şifresi nedir?
“Ya benim sırlarımı öğrenirsen?”
Yine yukarıdaki nedenden dolayı yanlış olacak yanılsama. Bilincin açık olduğundan normal hayatında söylemeyeceklerini senden öğrenebilme şansım yok.
– Tuğçe, söyler misin benim hakkımda ne düşünüyorsun?
– Avucunu yalarsın Hakan.
“Ya uyanamazsam?
Hipnoterapist, komutlarla kademeli uyanma sağlayarak geçişin rahat gerçekleşmesini sağlar. Hafif bir mahmurluk normal sayılabilir. Uyanamama, uyandıramama gibi durumlar söz konusu değildir. Çok uç bir örnek olarak diyelim, hipnotist o anda kalp krizi geçirdi ve vefat etti. Siz hala hipnozdasınız. Muhtemelen olması gerekenden daha uzun sürede ama 1-2 saati geçmeyecek şekilde uyanırsınız.
– Kardeş, hangi yıldayız?
– 2078, abla.
“Ne yapsan da beni uyutamazsın, ben dirençliyim, bana ulaşamazsın!”
Kimsenin böyle bir amacı yok zaten. Kişinin hangi sebeple olursa olsun hipnoza bir direnci varsa, ne yapsanız işe yaramayacaktır. Kooperasyon gerektiren, talep edilen ve iyi sebeplerinden dolayı talep edilen bir aktiviteyi sidik yarışına yada güç gösterisine çevirmek zayıflığın bir duygusal dışavurumudur.
Peki, bir hipnoz seansı nasıl gerçekleşir?
Talep eden kişi, hipnozun ne olduğu konusunda bilgilendirilir ve durumdan beklentisi ortaya konur. Ardından rahat ve sessiz bir ortamda hipnotistin tercih edeceği yönteme göre kişi trans haline ulaşır. Bu yöntem, hipnotistin kişisel tercihi ve aşinalık derecesine göre değiştiği gibi, hipnotize edilecek kişinin karakterine göre de değişkenlik gösterebilir. (Bazıları hızlı indüksiyona bazıları ise yavaş indüksiyona daha yatkındır ve daha iyi cevap alınır.) Ardından ulaşılan hipnoz hali, telkin ve komutlarla derinleştirilir. Hipnotistin “hypnotic voice” denilen sakin, yavaş ve biraz daha bass ağırlıklı ses tonu da derinleşmede etkilidir. Derin hipnozda, bilinçaltına ulaşım artık mümkündür ve seansın hedefi doğrultusunda ilerlenir. Seans genellikle 15 dakika – 1 saat arasında sürmekte ve duruma göre bir veya birkaç seans olarak devam edebilmektedir.
Hipnotize olduktan sonraki kişisel hislerimi sizinle paylaşmaya çalışayım. Beş duyularınız aktif olsa da, mesela sesler daha derinden ve değişerek geliyor. Bir kamyonet geçtiğinde “vuuuuoooaaa” diye uzun bir ses duyuyorsunuz, konuşulanları duyuyor ve anlıyorsunuz. Bilinciniz o kadar açık ki, o an basit bir trigonometri sorusunu bile çözebilirsiniz. Distorsiyonlu zaman kavramı olayı çok farklı bir deneyime taşıyor. “Bir saattir hipnozdayım heralde” diye düşünüyorsunuz ve uyandığınızda “10 dakikadır hipnozdasın” cevabını alınca afallıyorsunuz. Hipnozdayken daha huzurlu ve sakin olduğunuzu da ek olarak belirtmek isterim.
Hipnoz çeşitleri nelerdir?
Hipnoz, temel olarak iki sınıfa ayrılabilir: hipnotist tarafından uygulanan ve kişinin kendi kendine uyguladığı (otohipnoz). Regresyon yapılarak hayatın daha erken evrelerine gidilebilir, analitik olarak o andaki durum incelenebilir, geçmiş yaşam bağlantıları sorgulanabilir (hani bilimseldi diyen analitik beyinler yada islamda yeri yoktur diyen geleneksel tipler çıkabilir, regresyonla geçmişe gidildiğinde bazı alakasız geçmiş yaşam izleri taşıyan vakalar bildirilmiştir, o yüzden bu varsayımsal bir durumdur, direkt kabul etmesem de duruma açık kapı bırakmak sınırlarını bilmediğimiz beyne karşı sınırsız olma tutumundandır) veya otohipnozla kişi kendi kendini transa sokarak telkinlerde bulunabilir. Otohipnozda daha önceden kaydedilmiş bir hipnoz konuşması, rahatlatıcı bir hikaye veya müzik kullanılabilir. Yeri geldiğinde bir mekanizmanın öğrenilmesi de sağlanabilir. Örneğin:
Sinir sistemini bir elektrik ağı olarak düşün. Beynin, bu elektriğin kaynağı ve havadaki baş parmağın düzeneğin anahtarı. Parmağın inip yere dokunduğunda, tüm sistem kapanıyor ve (hayati organların dışında) tüm organ ve kaslarına elektrik akımı kesiliyor. Tüm kaslarında büyük bir gevşeme oluyor ve sen rahatlıyorsun. O kadar rahatlıyorsun ki, tüm negatif duygular seni terk ediyor ve doğduğundaki gibi tertemiz oluyorsun…
Hipnoz – bilinç ve bilinçaltı bağlantısı nasıldır? Fobiler nasıl oluşur?
Bu konuya bilinçaltının nasıl oluştuğuyla başlamak iyi olacaktır. Doğdumuzda, dış dünyayla ilgili hiçbir bilgimiz yoktur ve bilinçaltı diye bir kavramımız yoktur. Gözlemledikçe, bilgilendikçe ve yaşadıklarımıza duygular yükledikçe bunlardan beslenen bir bilinçaltımız oluşmaya başlar. Bilinçaltının en nihayetinde tek amacı vardır: bizi hayatta tutmak. Bunu sağlamak için, edindiği bilgileri saklar ve bilinçaltını koruyucu bir kalkan oluşturur. Bu kalkan, günlük yaşamda sizin bilinçaltınıza ulaşmanızı engeller ve ancak hipnoz gibi yöntemlerle ekarte edilebilir. Bilinçaltının büyük bir kısmı 3-5 yaşında tamamlanır ve yaşam boyunca belli zamanlarda azar azar eklemeler yapılır. Bilinçaltı, bilinci yöneten gizli bir el gibidir, sizi hayatta tutmak için yönlendirmelerini yapar. Bilinçaltının tehlikeli huyu şudur: edindiği bilgilerin doğruluğunu incelemez, bağdaştırdığı duyguyu önemser ki, bu bizim fobilerimizin çıkış noktasıdır.
Gelin, açıklayayım.
Çocuk doğdu. Bilgisi yok, bilinçaltı yok. Herşey ona yabancı ve keşfedilmesi gereken bir nesne. Etrafında öncelikle anne ve babası olduğundan onlardan öğreniyor. Peynir beyaz, köpek havlar, güneş parlaktır gibi. Çocuk kelimeleri hafiften söktü ve etrafını tanımlamaya başladı. Ama hala bilinmeyenler denizinde yüzen saf bir canlı. 3 yaşında bir gün bir çizgi film izlemeye koyuluyor ve orada sevimli hatlarla da olsa bir köpekbalığı var ve denize giren bir adamı kovalamaya başlıyor. Çocuk bu aksiyona anlam veremiyor, ilk defa böyle bir şey görüyor ve dikkat kesiliyor. Çok doğal olarak soruyor, “Bu ne ki, niye kovalıyor, orası neresi?” Psikolojiden bihaber, sözde çok güzel çocuk yetiştiren ebeveyn de diyor ki “Orası deniz, hadi aç ağzını ye şunu!, orası deniz canım orda köpekbalıkları var, eğer sen de kıyıdan çok uzaklaşırsan seni ham yaparlar!”. Çocuk korkuyor, neden-sonuç ilişkisi kuramaz, bir yetişkin gibi düşünemez. Öyle korkuyor ki, hayatta kalmayı amaçlayan bilinçaltına malzeme çıkıyor: “Denizde çok açılırsan, köpekbalıkları seni yer”. Burası açık deniz mi, kilometrelerce gitmedin ki, köpekbalığı kıyıya gelmez ki gibi mantıklı açılımlar yok. Senin artık bir doğrun var o da, kıyıdan fazla uzaklaşmaman gerektiği. Ardından bu çocuk büyüyor, üniversiteye gidiyor, hatta bitiriyor, iş sahibi oluyor. 38 yaşında koskoca bir yetişkinin ayağının basmadığı yere gidememesini, dalgalı denize girememesini veya ayağı yerden kesilince paniklemesini hayretler içinde izlediğiniz eminim ki olmuştur. Düşünürsünüz ki, “adama bak, hayatta nerelere gelmiş, kıyıdan açılmaktan korkuyor!”. Ama korkan aslında adam değil, 3 yaşındaki hali. Aşağı yukarı tüm fobilerin oluşma mekanizması buna benzerdir. Bilinçaltı o kadar güçlüdür ki, istediği kadar feng shui’ye, yogaya gitsin, sabah akşam telkinde bulunsun bu korkusundan kurtulamayacaktır, taa ki bilinçaltını yükseltip, o ilk çıkış anısına nokta atışı yapabileceğiniz hipnoterapiye kadar. Bunun başka kurtuluşu yok. Ya ayrık otunu tüm kökleriyle beraber bahçenizden sonsuza kadar kazırsınız yada geçici yöntemlerle biraz eşelenirsiniz ve geride bıraktığınız köklerden yeniden ürer. Hipnozla, bilinçaltınız yükselir, koruyucu kalkan bir kenara çekilir. Sonra siz regresyonla o ilk anıyı bulmaya çalışırsınız. 15 yaş, ı ıh. Daha aşağılarda olmalı. 7 yaş, belki ilktir ama daha da inelim belli olmaz. Hah tamam buldum seni, 3 yaş. İşin çok garip yanı, sizin 3 yaşınızdaki o anıyı bilinçli olarak hatırlama şansınız yoktur. Ama bilinçaltında saklı anı, sanki ezberlediğiniz bir şiir gibi ağzınızdan dökülüverir. Ben hipnoz altındayken 2,5 yaşında olduğum bir anıyı hatırladığımda ve sonrasında anneme anlattığımda “evet o gün şöyle bir durum vardı, o zaman şöyleydi” gibi olayı teyit edip, dumurumu daha da arttırmıştı. 3 yaş anısını yani, fobinin ilk çıkış anısını bulduktan sonra, o anıyı bilinçaltında düzeltmeniz gerekir. O anıyı mantık düzenine sokmak gibi bir durumdan bahsedilebilir. Bilinçaltını mantık çevçevesinde onarıp, kişiyi hipnozdan uyandırıp etkiyi gözlemlersiniz. Kişi, birkaç seans sonra denizde kendini daha rahat hissetmeye ve daha derinlere gitmeye başlar. Bir zaman gelir ki, köpekbalığı konusu onun için absürd komik bir fıkra haline dönüşmüştür.
Hipnozun önemi nedir? Neden ve ne zaman kullanılmalıdır?
Hipnozun genel işleyişini de açıkladıktan sonra kullanılma nedenini açıklayarak yazıyı toparlamak ve anlattıklarımı anlamlandırmak istiyorum. Her ne sebeple kullanılıyor olursa olsun, en temel amacı hayat standartınızı yükseltmektir. Daha korkusuz, ruh-beden uyumu daha iyi olan bireyin yaşadığı hayat, daha anlamlı hayattır. Hayatın amacı, en nihayetinde doğumdan ölüme kadar geçirilen zamanı anlamlı kılmaktır. İnsanların anlam buldukları öğeler çok çeşitlidir (din, para, aşk, hobi, meslek, seks, içki, gezi vs…) ve bu aslında başka bir yazının konusudur. “Daha kendin biri olarak hayatını yaşamak istemez misin?” sorusuna verilecek kocaman bir “Evet, tabiki!” cevabıdır aslında hipnoz.
Spesifik olarak bakıldığında, belli mesleklerde kullanım alanları mevcuttur. Tıp ve dişhekimliğinde, dünyada ve Türkiye’de uygulanmıştır. Hiç anestezi olmadan ameliyatlar yapılmış, diş çekilmiş veya hasta kooperasyonu ile ilgili aksaklıklar giderilmiştir. Zaman zaman mesleki hipnoz kursları ülkemizde de düzenlenmektedir.
Benim en önem verdiğim kullanım alanlarından biri, çocuk yapmaya karar vermiş evli bireylerdir. Çocuk yapmadan önce, hipnoterapi ile fobilerinden kurtulan yada onları hafifleten ebeveynler çocuklarına (farkında olmasalar bile) bu fobileri aktaramayacaklar ve çocuklar bilinçaltlarını daha huzurlu bir şekilde oluşturabileceklerdir. Tabiki, hemen arkasından şu koca uyarıyı yapmak gerekir: çocuklarınızı 5 yaşınıza kadar kendiniz yetiştirin! Günümüzde, anne ve babanın da uzun saatler boyunca çalışmak zorunda kaldığını düşünürsek, bunu gerçekleştirebilmek pek mümkün değildir ama en azından çocuğunuzu eğitimi kısıtlı ve çocuk psikolojisinden anlamayan bir dadının eline bırakmayın. Sizin çocuğunuza sağlayabileceğiniz en önemli eğitim 5 yaşına kadar olan eğitim, ondan sonra yolladığınız kolejler ve paralı üniversiteler değil.
Sonuç olarak hipnoz, kendisiyle yüzleşmekten korkmayan, hatalarını ve korkularını fark edebilen ve daha kaliteli bir yaşama yelken açmak isteyen insanlar için önemli bir kalıcı çözüm aracıdır. Ülkemizdeki önyargılar hala kırılamadığından, çok yaygın uygulanmamaktadır. Yine de, özellikle büyük şehirlerde bu işin eğitimini almış hipnoterapistler bulabilirsiniz. Bu yazıyı okuyup da buraya kadar gelen biri olarak, hipnoz hakkında artık temel bilgiye sahipsiniz ve muhtemelen daha olumlu bakıyorsunuz. Hep olması gerektiği gibi ve olacağı gibi. Teşekkürler.
Hayat bir koşuşturma haliyle sürerken, kaçırdığımızı düşündüğümüz herşey için durup düşünme ihtiyacımız doğuyor ve sorguluyoruz; ulaşmaya çalıştığımız yer mi bizi mutlu kılacak yoksa rutini sevebilmemiz mi? Yolculuğu mu seviyoruz yoksa kıymetli geleceği mi? Tüm bu sorular havada asılı kalıyor ve her insan farklı cevaplarla kendi yolunu çizmiş gibi davranmaya devam ediyor.
Sinema izleyicisinin farklı hayat görüşleri, beklentileri ve yorum yeteneği bizi farklı favori yönetmenlerle tanıştırıyor ve yeni ufuklara taşıyor. Bağımsız sinemanın en önem verdiğim yönetmenlerinden biri olan Jim Jarmusch tarafından kendi tasarladığı bir alt-dünyaya götürülüyor ve sokağın ortasına bırakılıyoruz. Etrafımızda çılgın aksiyonlar dönmüyor, insanlar ölmüyor, fantastik olaylar olmuyor. Sokak, değişik detayları ve ilginç karakterleri içinde barındırıyor. Şaşkınlığımızı üstümüzden atıyoruz ve etrafı incelemeye başlıyoruz. Artık daha rahatız, yabancıymışız gibi hissetmiyoruz. Sokağın ortasına oturuyoruz, keyfimiz yerine gelmiş bir şekilde etrafı seyrediyoruz. Bir Jim Jarmusch filmine hoşgeldiniz.
Jim Jarmusch, Avrupa’da eğitim aldığından ve Avrupalı yönetmenlerden güzel bir harman yaparak filmlerine bunu yansıttığından, başlarda Amerika’da pek rağbet görmemiş ve “of bağımsız işte, ne yapsa yeridir” denilerek ötelenmiştir. Hollywood endüstrisinin bir dişlisi olmayı redderek, (son zamanlardaki filmlerine kadar) filmlerini kendi finanse etmiş, sinema görüşünden fedakarlık etmek zorunda kalmamıştır:
“If anyone tells you there is only one way, their way, get as far away from them as possible, both physically and philosophically.”
“You know, it’s funny… you come to someplace new, an’… and everything looks just the same.”
Yönetmenin bitirme projesi olan ilk filmi Permanent Vacation‘ı teğet geçip, ikinci filmine olan Stranger than Paradise‘a odaklanırsak, karakterlerin ve diyalogların senaryonun önüne geçtiği bir filmden söz edebiliriz. “Sanki ben Willie’yim, Macar kökenimden hoşlanmıyorum ve New York’ta kıt olanaklarla yaşıyorum. Willie adında pek işe yaramaz, karambol bir arkadaşım var. Eva adında kuzenim birgün çıkageliyor ve kendimi uzun bir yol hikayesinde buluyorum.” Film, siyah beyaz çekilerek atmosferin bozulmasına, seyircinin dikkatinin dağılmasına izin vermek istenmiyormuş gibi hissettiriyor: “Herşey basit ve sade kalmalı. Bir yere varıyoruz aslında ama varmıyoruz. Siz sadece tadını çıkarın” der gibi. Filmin basitliği ve (hayat kadar) yavaşlığı tüm bağlarımızı çözüyor ve bilinen bilinmeyene doğru yelken açıyoruz. Ek olarak, daha sonraki filmlerde de vurgulanacağı üzere, farklı dili konuşan insanların da anlaşabileceği ve bazı duyguların evrensel olduğu hissi tanımlanıyor. Şu güzel şarkıyı da main soundtrack olarak buraya bırakalım: Screamin’ Jay Hawkins – I Put a Spell on You .
“I scream. You scream. We all scream. For ice cream” ‘e 5 kala.
Değineceğim ikinci film olan Down by Law ‘ın girişinde çok güzel bir Tom Waits şarkısı bizi karşılıyor: Tom Waits – Jockey Full Of Burbon . Tom Waits gibi bir adamın iyi oyunculuk çıkarabileceğini düşünebilirdim ama filmde hiç sırıtmadığı gibi iyi sayılabilecek bir performans göstermesini beklemezdim. Tom Waits, John Lurie ve Roberto Benigni’den oluşan ve haksız yere hapse düşmüş üç kişilik ekibin hapishaneden kaçışı ve sonrasını konu alan yine bir bakıma yol hikayesiyle karşı karşıyayız. Farklı bir mizah anlayışı ve dozunda esprilerle, güzel müziklerle ve doğal oyunculuklarla ortaya cidden güzel bir film çıkıyor.
“That weapon will replace your tongue. You will learn to speak through it. And your poetry will now be written with blood.”
1995 yapımı Dead Man filminde, William Blake rolündeki Johnny Depp ve kızılderili dostumuz “Nobody” rüya ve uyanıklık arası bir gerçeklikte kendilerini maceraya kaptırıyorlar ve ortaya pek alışık olmadığımız bir Western filmi çıkıyor. Yönetmenin filme kattığı absürdite dozu o kadar yerinde ki, film sırasında binlerce kere diyebileceğiniz “neler oluyor?” yada “haha yok artık” tepkilerini vermiyorsunuz. Johnny Depp, siyah-beyaz kült bir film olan Ed Wood’dan bir yıl sonra yine güzel bir filmle ilerideki büyük yapımlara ve rollerine hazırlanıyor diyebiliriz.
– Did I give you that necklace? – No. – I should have.
İsmi Wes Anderson’la özdeşleşmiş isimlerden biri olan Bill Murray’i bir Jim Jarmusch filminde test etmek insanı filmi hiç izlemeden heyecanlandıran bir olay. Broken Flowers önceki filmlere göre daha senaryo bazlı gibi gözükse de, Bill Murray tercihi bu durumu dengeleyip, yine yönetmenin çizgisine oturtuyor. Bill Murray’in kendine has donuk ve tepkisiz oyunculuğu, sorunlu hayatlar yaşayan toplum dışı insan rolleri bu filme çok güzel uyum sağlıyor ve bir memnuniyet gösterisi şeklinde filmi izleyip bitiriyorsunuz. Filmin sonunda hissettiğim kekremsi gizem hissini hala filmle ilgili önemli bir detay olarak hatırlıyorum.
“How can you’ve lived for so long and still not get it? This self obsession is a waste of living. It could be spend in surviving things, appreciating nature, nurturing kindness and friendship, and dancing. You have been pretty lucky in love though, if I may say so.”
Hayatımda 1-2 güzel istisna hariç, hiçbir vampir filminde korku hissedemedim. Ve hayatımda ilk kez amacı korkutmak olmayan bir vampir filmi izledim. Only Lovers Left Alive, orjinal karakterleriyle, güzel mekanlarıyla ve günümüzde geçen vampirizm altyapısıyla, yazın akşamüstü açtığınız buz gibi bir bira keyfi yaşatıyor. Son yıllarda birbirini taklit eden senaryoların ve özel efektten başka sunacak bir niteliği olmayan filmlerin bolluğu, bu filmi olduğundan daha da değerli kılıyor. Tilda Swinton oyunculuğunun hep belli bir standartı olduğundan filmin sürprizi, Tom Hiddleston’ın beklediğimden daha iyi oyunculuk çıkarmasıydı. Ayrıca filmin bir kısmının Tangier (Fas) ‘de geçmesi bence çok hoş bir ayrıntı olarak görsel ve duyusal olarak seyirciyi keyiflendiriyor. (Yasmine Hamdan – Hal)
En başta bahsettiğimiz konuya yeniden dönecek olursak, bizi yolun keyfinden alıkoyan nedir? Hız tutkumuz, zaman saplantımız, herşeyi kontrol etme isteğimiz? Oluşturduğumuz bakış açılarıyla yetiştiğimizi düşündüğümüz herşeye inat, yolda hayatımızı bırakıyoruz. Hayatın sonuna geldiğimizde de tüm olayın biz yoldayken olup bittiğini farkedip, kalbimizde sessiz çığlıklar tanımlıyoruz.