Hayat bir koşuşturma haliyle sürerken, kaçırdığımızı düşündüğümüz herşey için durup düşünme ihtiyacımız doğuyor ve sorguluyoruz; ulaşmaya çalıştığımız yer mi bizi mutlu kılacak yoksa rutini sevebilmemiz mi? Yolculuğu mu seviyoruz yoksa kıymetli geleceği mi? Tüm bu sorular havada asılı kalıyor ve her insan farklı cevaplarla kendi yolunu çizmiş gibi davranmaya devam ediyor.
Sinema izleyicisinin farklı hayat görüşleri, beklentileri ve yorum yeteneği bizi farklı favori yönetmenlerle tanıştırıyor ve yeni ufuklara taşıyor. Bağımsız sinemanın en önem verdiğim yönetmenlerinden biri olan Jim Jarmusch tarafından kendi tasarladığı bir alt-dünyaya götürülüyor ve sokağın ortasına bırakılıyoruz. Etrafımızda çılgın aksiyonlar dönmüyor, insanlar ölmüyor, fantastik olaylar olmuyor. Sokak, değişik detayları ve ilginç karakterleri içinde barındırıyor. Şaşkınlığımızı üstümüzden atıyoruz ve etrafı incelemeye başlıyoruz. Artık daha rahatız, yabancıymışız gibi hissetmiyoruz. Sokağın ortasına oturuyoruz, keyfimiz yerine gelmiş bir şekilde etrafı seyrediyoruz. Bir Jim Jarmusch filmine hoşgeldiniz.
Jim Jarmusch, Avrupa’da eğitim aldığından ve Avrupalı yönetmenlerden güzel bir harman yaparak filmlerine bunu yansıttığından, başlarda Amerika’da pek rağbet görmemiş ve “of bağımsız işte, ne yapsa yeridir” denilerek ötelenmiştir. Hollywood endüstrisinin bir dişlisi olmayı redderek, (son zamanlardaki filmlerine kadar) filmlerini kendi finanse etmiş, sinema görüşünden fedakarlık etmek zorunda kalmamıştır:
“If anyone tells you there is only one way, their way, get as far away from them as possible, both physically and philosophically.”

Yönetmenin bitirme projesi olan ilk filmi Permanent Vacation‘ı teğet geçip, ikinci filmine olan Stranger than Paradise‘a odaklanırsak, karakterlerin ve diyalogların senaryonun önüne geçtiği bir filmden söz edebiliriz. “Sanki ben Willie’yim, Macar kökenimden hoşlanmıyorum ve New York’ta kıt olanaklarla yaşıyorum. Willie adında pek işe yaramaz, karambol bir arkadaşım var. Eva adında kuzenim birgün çıkageliyor ve kendimi uzun bir yol hikayesinde buluyorum.” Film, siyah beyaz çekilerek atmosferin bozulmasına, seyircinin dikkatinin dağılmasına izin vermek istenmiyormuş gibi hissettiriyor: “Herşey basit ve sade kalmalı. Bir yere varıyoruz aslında ama varmıyoruz. Siz sadece tadını çıkarın” der gibi. Filmin basitliği ve (hayat kadar) yavaşlığı tüm bağlarımızı çözüyor ve bilinen bilinmeyene doğru yelken açıyoruz. Ek olarak, daha sonraki filmlerde de vurgulanacağı üzere, farklı dili konuşan insanların da anlaşabileceği ve bazı duyguların evrensel olduğu hissi tanımlanıyor. Şu güzel şarkıyı da main soundtrack olarak buraya bırakalım: Screamin’ Jay Hawkins – I Put a Spell on You .

Değineceğim ikinci film olan Down by Law ‘ın girişinde çok güzel bir Tom Waits şarkısı bizi karşılıyor: Tom Waits – Jockey Full Of Burbon . Tom Waits gibi bir adamın iyi oyunculuk çıkarabileceğini düşünebilirdim ama filmde hiç sırıtmadığı gibi iyi sayılabilecek bir performans göstermesini beklemezdim. Tom Waits, John Lurie ve Roberto Benigni’den oluşan ve haksız yere hapse düşmüş üç kişilik ekibin hapishaneden kaçışı ve sonrasını konu alan yine bir bakıma yol hikayesiyle karşı karşıyayız. Farklı bir mizah anlayışı ve dozunda esprilerle, güzel müziklerle ve doğal oyunculuklarla ortaya cidden güzel bir film çıkıyor.

1995 yapımı Dead Man filminde, William Blake rolündeki Johnny Depp ve kızılderili dostumuz “Nobody” rüya ve uyanıklık arası bir gerçeklikte kendilerini maceraya kaptırıyorlar ve ortaya pek alışık olmadığımız bir Western filmi çıkıyor. Yönetmenin filme kattığı absürdite dozu o kadar yerinde ki, film sırasında binlerce kere diyebileceğiniz “neler oluyor?” yada “haha yok artık” tepkilerini vermiyorsunuz. Johnny Depp, siyah-beyaz kült bir film olan Ed Wood’dan bir yıl sonra yine güzel bir filmle ilerideki büyük yapımlara ve rollerine hazırlanıyor diyebiliriz.

– No.
– I should have.
İsmi Wes Anderson’la özdeşleşmiş isimlerden biri olan Bill Murray’i bir Jim Jarmusch filminde test etmek insanı filmi hiç izlemeden heyecanlandıran bir olay. Broken Flowers önceki filmlere göre daha senaryo bazlı gibi gözükse de, Bill Murray tercihi bu durumu dengeleyip, yine yönetmenin çizgisine oturtuyor. Bill Murray’in kendine has donuk ve tepkisiz oyunculuğu, sorunlu hayatlar yaşayan toplum dışı insan rolleri bu filme çok güzel uyum sağlıyor ve bir memnuniyet gösterisi şeklinde filmi izleyip bitiriyorsunuz. Filmin sonunda hissettiğim kekremsi gizem hissini hala filmle ilgili önemli bir detay olarak hatırlıyorum.

Hayatımda 1-2 güzel istisna hariç, hiçbir vampir filminde korku hissedemedim. Ve hayatımda ilk kez amacı korkutmak olmayan bir vampir filmi izledim. Only Lovers Left Alive, orjinal karakterleriyle, güzel mekanlarıyla ve günümüzde geçen vampirizm altyapısıyla, yazın akşamüstü açtığınız buz gibi bir bira keyfi yaşatıyor. Son yıllarda birbirini taklit eden senaryoların ve özel efektten başka sunacak bir niteliği olmayan filmlerin bolluğu, bu filmi olduğundan daha da değerli kılıyor. Tilda Swinton oyunculuğunun hep belli bir standartı olduğundan filmin sürprizi, Tom Hiddleston’ın beklediğimden daha iyi oyunculuk çıkarmasıydı. Ayrıca filmin bir kısmının Tangier (Fas) ‘de geçmesi bence çok hoş bir ayrıntı olarak görsel ve duyusal olarak seyirciyi keyiflendiriyor. (Yasmine Hamdan – Hal)
En başta bahsettiğimiz konuya yeniden dönecek olursak, bizi yolun keyfinden alıkoyan nedir? Hız tutkumuz, zaman saplantımız, herşeyi kontrol etme isteğimiz? Oluşturduğumuz bakış açılarıyla yetiştiğimizi düşündüğümüz herşeye inat, yolda hayatımızı bırakıyoruz. Hayatın sonuna geldiğimizde de tüm olayın biz yoldayken olup bittiğini farkedip, kalbimizde sessiz çığlıklar tanımlıyoruz.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder