8/18/2017

Wes-Andersonland

 

Kişisel tercih meselesi olarak görülen her konuda çeşitlilik fazladır ve olayın esprisi da bu çeşitliliktir. Hangi yönetmene daha yakın durduğunuz, hangisini daha çok benimsediğiniz de tam olarak böyle bir kapsamdadır. Yazının konusu Wes Anderson sinematografisi ve bize düşüncesel katkısı temelinde olduğundan, Wes Anderson’ın benim favori yönetmenlerimden biri olabileceğini düşünebilirsiniz ki değildir. Ama ilk filmi Bottle Rocket’tan itibaren, hayatı yolunda gitmeyen, biraz garip biraz toplumdışı karakterlerle ve çapraz ilişkileriyle gülümseten bir kaos yaratan yönetmeni hep en özgün yönetmenlerden biri olarak düşünmüş ve filmlerini izlerken çok mutlu olmuşumdur. Rushmore’la tarzını ortaya koyup,art arda aynı çizgide ama farklı tatlara sahip filmlerle (The Royal Tenenbaums, The Life Aquatic With  Steve Zissou, The Darjeeling Limited, Moonrise Kingdom) en bilinen filmine the Grand Budapest Hotel’e ulaştı.”Ulaştı” doğru bir kelime olarak yerinde durmalıdır çünkü otelin konumu gibi o da kendi özgünlüğünün doruğundadır.

– Mmm, I’m a little bit lonely these days.
Hayatlarında başarılı olamayan, çevrenin beklentisini karşılayamayan, bazen garip yetenekleriyle birbirlerini absürditede tamamlayan karakterlerin daha önceden tahmini zor kısa olaylar bütününde ortaya koydukları eğlence yada salt huzur istemi alt-komedi yada indie-komedi diye kategorize edilmek istenebilir ama aslında “komedi” türünün bürünmesi gereken biçimdir. Üstü kapalı olarak filmleri tüm o kapitalist sistemin başarılı insanlarına bir başkaldırıdır, “başrol oyuncusu olarak başarısız oluyoruz hatta filmin tüm oyuncuları olarak başarısız oluyoruz ama yine de hayatımızda kendi bakış açımıza göre stabil ve memnun olarak ilerleyebiliyoruz” deyiş biçimidir. Komedi türündeki bir filmin kapasitesini pek tabiki insanları rahatlatıp gevşetme miktarı ve ne kadar sürdüğü belirlediğinden, Wes Anderson filmlerindeki komedi öğesinin gücünü azımsamamamız gerekir. Tabiki bu gevşeme dozajında ve dramatik durumlarla kesintili olarak verilir ki doğrusu da budur. Çok güldüğünüz değil, çok gülümsediğiniz film komiktir. İlk bakışta kesinlikle öyle değil gibidir, ama biraz düşününce bana hak vereceğinizi düşünüyorum.
MV5BMjE4NDcxMzI4N15BMl5BanBnXkFtZTcwODk4MjIyMw@@._V1_SY1000_CR0,0,1493,1000_AL_
– Now if you’ll excuse me, I’m going to go on an overnight drunk, and in 10 days I’m going to set out to find the shark that ate my friend and destroy it. Anyone who wants to tag along is more than welcome.
Mekanlar ve objelerin orjinal kombinasyonları da karakterlerin vurgusunu arttırmak ve bize o dünyayı cisimlendirip hissedebilmek için fırsat tanımak adına çok yerindedir. Renkli iç mekanlar, boyutsal illüzyonlu odalar, karakterin takıntılı olduğu kişisel eşyalar, identifik şapkalar, gözlükler gibi karakter detayları bize bu dünyanın hem reel hem kurgusal olabileceğini çağrıştırsa da, bir yerden sonra izleyici için bu önem taşımaz sadece o dünyanın içinde olmak istenir. Mekanların ve karakterlerin mobilitesi ve canlılığı izleyicinin belli yaşam dönemlerinden olası parçalar içerebileceğinden izleyici için iç ısıtan, huzur verici bir deneyime dönüşür. Bu büyüyü oluşturabildikten sonra Tim Burtonvari abartıcılık ve Tarantinovari şiddet içeren realite anlatımlarıyla stabilitesinin bozulmasına izin vermez. Eğer cidden yönetmenin filmlerini seviyorsanız, çok uzun süreler sonra bile filmleri hatırlayabildiğinizi ve sizde tebessüm oluşturabileceğini farkedeceksiniz.
– What did he say?
– He said the train is lost.
– How can a train be lost? It’s on rails.
Yönetmenin önemli bir özelliği olarak renk paletlerini sahneye ve filmin geneline uygun olarak seçmek olduğunu söyleyebiliriz. Bu seçimin amacı seyirciyi şaşırtmak veya onların ilgisini çekmek yerine filme adapte etmek ve motivasyonlarını arttırmak şeklinde yorumlanabilir. Deniz odaklı bir filminde mavi tonları ağırlıklıyken, yağmurlu bir adada geçen film kahverengi ve yeşilin pastel tonları ağırlıklı oluyor ve bu filmi tamamlayan bir unsur olarak bize selam çakıyor. Kanımca bilinçaltı seviyesinde filmle bizi bütünleştiren bir yönetmenlik hilesi (veya güzelliği) demek uygun düşüyor. ( Wes Anderson Film Renkleri )
3a0e0b3d8fe7e831c61066d8e9105eef--wes-anderson-style-wes-anderson-movies
MV5BMTM3OTIyMzg5MV5BMl5BanBnXkFtZTcwNDAwMDQ4Nw@@._V1_SY1000_CR0,0,1660,1000_AL_
– Jiminy cricket, he flew the coop!
Yönetmenin bir diğer spesifik özelliği olarak, pekala simetri titizliğini sayabiliriz. Bazı sahnelerde tam ortada konumlandırılan karakterler, tavan-taban-duvar simetrileri, belli açılarda veya simetrik yerleştirilmiş objeler bize ölçülüp biçilen bir düzeneğin içinde hissettiriyor. Aynı zamanda, sahnede anlatılmak isteneni daha iyi vurgulama yöntemi olarak kullanılıyor. Bu durum bazı izleyenler tarafından önceden planlanmış, matematiksel düzen olarak değerlendirilip onlara kısıtlanmışlık hissi katabileceği gibi, bazıları için yönetmenin deha pırıltısı olarak nitelendirilip hayranlık uyandıracak bir özelliğe dönüşebilir. ( Wes Anderson Filmlerinde Simetri )
THE FANTASTIC MR. FOX
– I just want to see… a little sunshine.
– But you’re nocturnal, Phil. Your eyes barely open on a good day.
– I’m sick of your double talk, we have rights!
Kişisel fikrim olarak özgünlüğü yüksek sanatçı herkes tarafından sevilmemeyi göze alan ve bunu normal kabul eden kişidir. Wes Anderson filmlerini bir izleyicinin az sevebileceğini düşünmüyorum, ya çok sevecek ve sıradaki filmini merakla bekleyecek yada hiç sevmeyecek ve konusu açıldığında “nasıl o filmleri sevebiliyorsunuz” sorusuyla belirecektir. Her yönetmen gibi onun da Wilson kardeşler, Bill Murray, Adrien Brody yada Jason Schwartzman gibi uzun süredir takıntılı olduğu isimler olsa da daha yüksek hasılatlar adına sadece popüler ama yeteneksiz isimlere yönelip çizgisini bozmamak gibi takdir edilesi bir yapısı vardır ve yeni güzel filmleri için en önemli sığınaklarımızdan biridir.
– “You see, there are still faint glimmers of civilization left in this barbaric slaughterhouse that was once known as humanity. Indeed that’s what we provide in our own modest, humble, insignificant… oh, fuck it.”

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Başka bir yaşamda…

“All that we see or seem is but a dream within a dream.” Edgar Allan Poe 2007 yılının ağustos ayıydı sanırım. Sıcak bir günde İzmir’e doğru ...