"…that you are here—that life exists and identity, that the powerful play goes on, and you may contribute a verse."
7/10/2017
En sevdiğimden
6/18/2017
Minimalizm üzerine düşünceler
Günümüzde anlamı ve önemi tam anlaşılamayan kavramların istenilen ve işe gelen şekle sokulup, pazarlama öğesi haline getirilmesi bir dünya trendi olmakla beraber, minimalizm aslında tam olarak bunun karşısında durmaktadır. Ülkemiz gibi gelişmekte olan pazarlar, kapitalizmin lokomotifi görevi yaptığından ve bu pazarlardaki insanlar almaktan, aldığı şeyden bıkmaktan ve yenisini istemekten daha öteye gidemediğinden, minimalizm daha çok yurt dışında değer gören ve alt-kültürde popülerleşmeye başlayan bir düşünce sistemidir. “Sahip olmak” yerine, “olmak” odaklıdır. İhtiyacından fazlasına sahip olup bunlarla oyalanmadan ziyade, insanı esas yapması gerekene, esas istediği şeye, esas hissetmesi gerekene yönlendiren bir dinginliktir. Aslında özgürlüktür. Bu tanımlar çoğaltılabilir ve tümden gelip daha öze gidildikçe soyutlaşabilir. İşte bu noktada anlaşılması güçleşir, beyin sınırlarından çıkar ve hissedilmesi gereken bir unsura dönüşür.
Kapitalizm, beynimizin evimiz gibi çok eşyalı, günümüz gibi aşırı yoğun, ilişkilerimiz gibi çok detaylı olmasıyla ilgilenmez. Kapitalizm zamanımızla değiş tokuş ettiğimiz paramıza gözünü diker ve bize harcadıkça mutlu olacağımızı tenkit eder. Eğer harcamazsak, eğer 500 milyon kişi harcamazsa, tüm sistemin çökeceği ve milyonlarca insanın işsiz kalacağıyla ilgili korkular salmaktan da geri durmaz. Biz harcadıkça fabrikalar çalışır, elimizdeki eşyaların daha yenileri ve gelişmişleri piyasaya sürülür, ağdalı promosyonu yapılır ve biz dayanamayıp onu alırız. Kısır döngü böylece sürüp gider. Elimizdeki parayla evde bize yeten eşyalarımızla otururken, tüm bu harcama baskısına karşı çıkabilmek döngüyü kırabilecek en önemli ve zor hamledir. Bunu bir kere yapabilen, üç kere de yapar, on kere de. Bir yerden sonra bu sizin alışkanlığınız ve davranışınız olur. Artık harcadığından fazlasını kazanabilmek adına daha çok çalışmak zorunda kalıp, çocuğunun büyümesine tanık olamayan veya olmak istediği kişiye ulaşma çabalarını sürekli erteleyip sunulan hayata adapte olmaya çalışan ebeveynlerden biri olmama adına büyük bir adım atmışsınızdır.
Yurtdışında özellikle Amerika’da bazı kesimlerce minimalizm katı bir disiplini temsil eder ve sanki abartılmış bir anti-kapitalizm tepkisi gibi yaşanılır. 3 çatalla yaşamak, elektrikli aletlere karşı allerji geliştirmek, Mark Zuckerberg yada Obama gibi kapsül gardrop kavramları geliştirmek gibi örnekler verilebilir. Aslında bu durum vejeteryanlıkla benzer yönler taşır. Bazı rijit vegler hayvan ürünü olarak sütü bile kabul etmezken, bazıları sütünü içer yumurtasını yer ama hayvan etinde sınırını belirler. Kanımca böyle abartılı örnekler bireyin mutluluğuna ve iç huzuruna yönelik eylemler değilse, şekilcilikten öteye gidememekte ve kaçınılan kafes yerine başka bir kafeste yaşam mücadelesi şeklinde devam etmektedir.
Sanatta minimalizm önemli bir akımdır ve “less is more” ilkesine sıkı sıkıya bağlıdır. Örnek olarak, resimde minimalizm anlatılması istenen konuya ve mesaja odaklıdır. Bu aktarımı az çizgiyle, sade öğelerle yapmak ister. Sanki sizle anlatılmak istenen konu arasına girmekten ürken bir görsel bütündür. Bazen bunu anlatılmak istenenin bir kısmını yada tamamına yakınını gizleyerek yapmaya çalışır. Bizi bir serüvene çıkarır ve eksik parçaları bizim tamamlamamızı ister. İşte orası, sizin resimden uzaklaşıp kendinize yaklaştığınız yerdir ve sanatın amacı da kanımca tam olarak budur.
Sahip olduğumuz nesnelerin bize hakimiyet kurması, günümüz insanı için trajikomik bir sorun haline gelmiştir. İradesine hakim olamayanlar için, insan hayatını kolaylaştıran, keyif vermesi ve mutlu etmesi gereken icatlar boynumuza sarılmış metalik ellerden başka bir şey değildir. İnsan hayatı, her evresi güzel olan ve her evredeki spesifik duygu bütünlükleriyle anlamlandırılan eşsiz bir hediyedir. İnsanoğlunun peşinden koştuğu ve elindeki miktarla yetinemediği güç kavramı, en nihayetinde kendisinin sonu olacaktır. Kendini özgürleştirmek ve tanrı-insan seviyesine çıkmak için attığı her adım kendi sonunun bir basamağıdır. Kendi iç benliğinden uzaklaştıkça ve hislerini baskıladıkça doyumsuzluğunu daha da körükleyecektir. Bu dünyada kısıtlı yaşamı olan bir birey olarak, toplumun yada sistemin boyunduruğu altında “Ne İstemiyorum Denizi"nde bir oraya bir buraya sürüklenmektense, kendi salınızı yapıp kendi adanızı bulmanız sizi daha doyumlu ve huzurlu bir insan yapacaktır. Issız bir adaya düştüğünüzde yanınıza alacağınız üç şeyin aslında gerekli olmadığını da orda farkedebilirsiniz.
4/20/2017
Büyük Oyun
Welcome to Büyük Oyun.
4/18/2017
Sonsuz Yürüyüş
![]() |
| “Just cos you feel it doesn’t mean it’s there” |
Sanki artık kimse Radiohead dinlemiyor gibiydi. Sanki artık gizlice yaşatılan izole bir güzellikti ve bunun dışavurumu kabul edilemeyen bir durumdu. Ucuz hayatlara, ucuz müzik iyi gidiyordu. Boşa yaşanmışlıkların tanrının olası cennet mükafatı ile tesellisi ve “bu sırada biz oyalanıyoruz” bakışları. İşte eşine bok gibi davranan hıyar bakkal, hah bu da paraya tapan sözde iyilik meleği berber. Bu mart sabahında aklımdaki bu düşüncelerle sokağın kenarında dikiliyordum. Hava açık ve serindi. Karşıdan gelen alka seltzer mideli kızlar kahvaltı edebilecekleri bir yer arıyorlardı. Artık sabahları açlık hissetmiyordum, aç karna sigara sonrası poğaça çaya bağlanıyordu veya işten güçten tamamen unutuyordum.

Waiting to happen”

Stay away from these rocks we’d be a walking disaster.”

4/05/2017
"Deniz mahsüllü pizza, Aynştayn ve Abovv"
Bu seferki biraz farklıydı. Farklıydı. Bana antropometri merakını gidermek ister gibi yaklaşmıştı. Elbet biraz the Smiths'le başlamış, elbet biraz "Sakin diye bir grup varmış" ile devam etmiş ve "İzmir'de misin sen de, ne hoş" ile bitmişti. Kız bana yeşil tapınak fakültesini gezdirmişti. Binbir Fatih Terim mimiğiyle bana botanik literatür kusmuş, latince tamlamalarla beni fotosenteze zorlamıştı. Dikenliler, geniş yapraklılar, götten bacaklılar... Bu akademisyen beyinle akşam yemeği de neyin nesiydi? Yine sürreal viteste yakalanmıştım. Söz verdiysem gitmeliydim, giderdim. Sonuçta, risk geceleri ileride en hatırlanmaya değer gecelerdi...
3/17/2017
Bireysellik üzerine
Görüp görebileceğiniz en güzel şey, mantığınızı ve duygularınızı aynı anda sinerjik olarak harekete geçirebilendir. Belki genel kabul gören en güzel şey olmayabilir. Ama bu "siz"e en güzel gelendir. Bu büyülü durumu kişi kendi tespit etmek durumundadır ve buna giden yol "birey"selliktir.
3/13/2017
Karaköy'de bir sabah
Taksim, saç ekimini tamamlar tamamlamaz kendini sokağa atan salça kafalı Araplarla doluydu. Burası en son ne zaman bitmişti? Daha ne kadar süre bitebilirdi? En son ne zaman tiksinmeden şuradan geçmiştim? Üniversite 1 kadar uzak geliyordu bana. Sanki herşey artık çok uzaktı, eskiden olanlar sanki benim uydurduğum yaşanmamış olaylardı, değişim amımıza koymuştu. Şişhane durağında inerek, eziyeti az yaşamak niyetindeydim ama yine de beni pisliğiyle doldurmuştu. Galata'ya giden araya saptım. Kule, "naber abi, bildiğin gibi işte Japon, Arnavut gezdiriyoruz" diyordu, dimdik ve sıkılarak. Karaköy'e doğru seyirdim. Hipsterlar henüz uyanmadığı için, fakir turistler ve dükkanlarını yeni açmış dayılardan başka bir profile rastlanmıyordu.
10/15/2015
New World Blues
Bireylerin farklı olmasının, toplumun stabilitesi ve düzenin sağlığı açısından bazı sakıncaları bulunmaktadır. Başlıca, insanların farklılaşması farklı düşünce yapılarının ortaya çıkmasını sağlayacak ve düzene karşı durabilecek bir düşünce veya bunu savunan bir insan topluluğu şeklinde muhalefet oluşabilecektir. Bu muhalefet, küçük bir grubu teslim etse dahi, henüz “uyanmamış” büyük toplulukları uyandırabilecek kadar tehlikeli görülmektedir. Bu gruplar ve savundukları “tehlikeli” düşünceler, düzenin güçlü savunma sistemleri ve manipülasyon yöntemleriyle başkalaştırılmakta, zayıflatılmakta ve kontrol altında tutulmaktadır.
Kendini tanıyan, yeteneklerini geliştiren ve farkındalığını tamamlayan bireyler böyle toplumlarda azınlıktadır ve aynılaştırma baskısıyla yaşamaktadır. Bu bireyler, düzenin bir parçası, çarkın bir dişlisi olmayı reddetmekte ve kişisel bazda küçük başkaldırılarına devam etmektedirler. Psikolojik bakımdan isyanlarının sebebi, özgürlüklerinin kısıtlanmış olduğunu hissetmeleri, kişisel saygılarının üst düzeyde olmasından dolayı kendi hayatlarının kontrolüne müdahaleyi kabullenmemeleri olarak görülebilir. Bunun sonucu olarak, aşırı tüketimden kaçınmakta, manipülasyon yöntemleriyle bile bile zehirlenmeyi reddetmekte, emeklerinin ve ideallerinin maddiyatla takasına karşı çıkmaktadır.
9/23/2015
Bahaneler ve Bananeler
Hayat kısaydı, kışlar çok karlı, yazlar çok kuraktı. Her yer aşırı kalabalıktı, çok insan vardı ama az insan vardı.)
9/06/2015
Bir metafor olarak "Bolero"
“Intelligent is sexy."
5/09/2015
3x3
Ekrem, Eskişehir'deki dört senelik iktisat eğitiminden sonra çevrenin gazıyla rotayı İstanbul'a çevirmiş, Beylikdüzü'nde yaşayan bir toplum karakteriydi. Zayıf yapısı, sağlıksız beslenmesini ve ucuz sigara alışkanlığını ele veriyordu. Zar zor iş bulabilmişti, kıt kanaat geçiniyordu ama sorsalar çok derin amaçları vardı. Daha önce hiç içinde olmamış olsa da, plaza insanlarının yaşamına gıpta ile bakıyor ve kabul görmek adına yöresel genetiğinin tersi davranışlar sergiliyordu. Taksitler kısıtlanmadan önce 24 aylık taksite girip son çıkan iphonedan almıştı. Telefoncular sarayından aldığı ucuz kılıfı "Belkin" diye yutturuyor, tanıdık yokken simit sarayı çalışanlarına wifi şifresi soruyordu. Beymen ile Massimo Dutti'nin çarpıştığı topraklarda, çakma Lacoste pololarla caka satıyor, topluca gidilen yemeklerde patronun gözünden düşmemek adına tek şarap söyleyip, önceden yedim geldim ayağına yatıyordu. Plazanın yangın merdiveninde sigara içerken düşünüyordu, hiç sorgulamadan düşünüyordu: "hipsterlık nası bişey acaba?"XXXPınar, Bursa'da Gıda Mühendisliği okuyup son sınıfta kendisine yürüyen elemanla nişanlanıp sonradan ailesel uyuşmazlıklarla sonlanan bir ilişkiye sahip bir toplum karakteriydi. İstanbul'da hoşuna gitmeyen bir işe girmişti, memleketten iki hemşeri kızla bir evde kalıyor, kirli mutfak ve saçlı banyo paylaşıyordu. Uzun minibüs seanslarında instagramdan kombin bakıyor, bloggerlara gıpta ediyor ve retrica foto kasıyordu. 2000lerin başında yüzünde flaş patlatıp "corpse paint" elde eden gotik ablalarının bayrağını, "anatomik oluşum kaybetme" şeklinde kendi amaçları doğrultusunda taşıyordu. Eve mat alıp, yogayla meditatif bir ruh haline ulaşmakla, outlet avm'de kendinden geçmek arasında gidip geliyordu ama eve gitse iyi olacaktı. Bakkaldan hazır noodle ve coca cola zero aldı, otuzlu yaşlarına ulaşamamış olmasına rağmen aşırı sağlığını belli edercesine yaşlı bir surata sahipti ama ona göre deneyimdi, kazanımdı, paylaşımdı. Uğraşırsa çok like'tı.XXXFatih, on dokuz yaşındaydı ve gençliğinden başka pek birşeye sahip olmayan bir toplum karakteriydi. Karaköy funiküler girişinde saat ve pil satıyordu. Okutabilecek durumda olmayan babası, onu küçük yaşta buralara sürüklemişti. İstanbul adil değildi ama martılar, deniz kokusu ve simit iyi hissettiriyordu. Önünden geçen yüzlerce insanı saatlerce inceler, tahminlerde bulunur ve kendince çıkarımlar yapardı. Tüm bu asık ve yorgun yüzlerden sonra kendini şanslı bile hissetmeye başlamıştı. Demek ki, "sahip olmak"tan ziyade "olmak" daha mutlu edici diyordu. Yetişeceği bir iş görüşmesi, yalakalanması gereken bir üstü yoktu. Rave partyde kendini ortama kabul ettirmesi gerekmiyordu. Çevresindeki dünyadan o kadar soyutlanmış durumdaydı ki, bir yerden sonra dünya da kaybolmuştu. Ne kadar yoksa, o kadar çoktu.
1/17/2015
"O"
Tüm bu yetiştirmem gereken işlere rağmen, ne bok yemeye gidiyorum? diyerek gitmiştim ilk buluşmaya. Yeni biriydi, karşıdan geliyordu ve İzmir ılık esiyordu. Tiril tiril vintage elbisesi, sade spor ayakkabısıyla İstanbul görmüş bir İzmir kızıydı. Saçları siyah ve küt kesilmişti, bilekliği el yapımıydı.
1/07/2015
Günaydın astral denizkabukluları, şimdi evrenin en enerjik uzun dalga radyo şovu sizinle! (2015 edişın)
Başka bir yaşamda…
“All that we see or seem is but a dream within a dream.” Edgar Allan Poe 2007 yılının ağustos ayıydı sanırım. Sıcak bir günde İzmir’e doğru ...
-
“All that we see or seem is but a dream within a dream.” Edgar Allan Poe 2007 yılının ağustos ayıydı sanırım. Sıcak bir günde İzmir’e doğru ...
-
Tüm bu yetiştirmem gereken işlere rağmen, ne bok yemeye gidiyorum? diyerek gitmiştim ilk buluşmaya. Yeni biriydi, karşıdan geliyordu ve ...
-
“Just cos you feel it doesn’t mean it’s there” Sanki artık kimse Radiohead dinlemiyor gibiydi. Sanki artık gizlice yaşatılan izole bir güz...






