7/10/2017

En sevdiğimden

 

 
 
“Bence çok meraklıysan, yeri geldiğinde nedenleri sonuçlarından daha ön plana koyuyorsan sen o konudaki kendi gerçeğini arıyorsun” dedi. Ojelerini milim dışına taşırmamıştı.
“Evet di mi, sanki herkesin kendi gerçeği vardır, milyarlarca gerçek vardır ve ortak bir gerçek yoktur’a doğru gidiyoruz”. Kafasını memnuniyetle salladı, gülümsüyordu hafiften.
“Bak mesela şu adamı görüyor musun?” “Evet."
“O adam bana göre kaybeden biri, sana göre etkili biri, kendine göre kendi kendine yetebilen biri olabilir. Beyin sayısı kadar gerçek vardır canım benim.” Göz kırptı.
 
“Hee öyle. Bence tüm bu ortak gerçek bulma uğraşları toplumun ortak bir paydada birleşebilip, beraber hareket etmesini sağlayan motivasyon zımbırtılarıdır. Böyle de bir gerçek var! diye tvde çıkarlar da üstüne imzamı atarım stayla pekiştirirler ya öyle bir echo bu. Haha sanki 8 milyar kişilik homosapiens kabilesi olarak mamut avına çıkacağız da ip mi atsak, mızraklarla üstüne mi yürüsek karar veremiyoruz ve bu ilkel çelişkimizin üstünü süper-beyinler olarak süslü laflarla ve ispatladığımız kesin gerçeklerle örtmeye çalışıyoruz."
“Hahaha sen muhtemelen mamuta tekme tokat girerdin! Acaba o dönemlerde yaşasan tipin nasıl olurdu?"
“Muhtemelen kıldan gözlerim zor görülürdü hahaha! Göz kapağımı gerdirip göz kapağı traşı olurdum."
“Güzel bak konuştukça evriliyorsun!” Muzipliği diz boyuydu, ama en sevdiğim bu ele avuca sığmayan, tutmaya çalıştığında parmaklarının arasından yere akıp giden haliydi. Benim gibiydi, sürekli hareket halinde. Evrilen ve gelişen. Dünyanın en saçma ve ucuz yerinde birbirimize beyin kuru yapıyorduk ve sanki yarın işe gitmemek için elele rapor almaya gidebilirdik. Hafiften dalmışken beni uyandırdı.
 
“Senceee (bu uzatma, bir kız kuru çeşidiydi ve her erkek sevimli bulurdu), biz niye buradayız? Yani biz değil hehehe, yani biz niye yaşıyoruz, insanlar neden var?"
“Tüm dünyayı sindirdikten ve tüm şeyler hakkında herşeyi konuştuktan sonra bunu sormanı yeğlerdim. Bunu yapmayıp lönk diye sorduğun için bunu cevaplamam lazım sanırım."
“E yani, bence bok cevaplarsın!” “Hahah e nerde motivasyonum, soru zaten zor bir de beni baltaladın."
“Hahah ok bak çok ciddiyim. (Hahaha)” “Süper ciddiymişsin haha"
“Cidden niye burdayız cağnım?” Saçları normalde düz olan ama nemli havada dalgalı olan kızlardandı sanırım.
“Hmm bence çok çok çook mutlu olmak için burdayız."
“Nope çok klişe"
“Hmm peki şuna ne dersin? Hayat bir sınavdır, işte iyilik yaparsak cennette köt.."
“Of tabiki de çok Cizıs Krayst"
“Hahaha seni deniyim dedim. Hahaha peki sence ne?” “Ben sana sordum ama"
“Tamam ne düşündüğümü söyleyiyim. Bence deneyimlemek için buradayız.” “Neyi deneyimlemek için?"
“Bilmem, hayatı. Atlı karıncayı, dönme dolabı, pringles’ı, maraş dondurmasını filan” “6 yaşında takıldın sanırım haha"
“Yalnız iyice goygoy şova çevirdin hahaha. Bence genel olarak iyiyi, kötüyü, eğlenceyi, acıyı vesaireleri deneyimlemek ve bunları kendi gerçeklerimizle değerlendirmek için ve en nihayetinde kendimizin kim olduğunu ve niye burda olduğumuzu hissedebilmek için buradayız.” “Cümleden ziyade, nefes almadan bu cümleyi nasıl tamamlayabildin ondan etkilendim hahaha” “Üfleyip de uçuran hocalardanımdır belki hahah” “Aynen öyle birşeysin. Muhabbetten birayı unuttuk, ısınmış. Iyyy iğrenç, ben bira alıyim şurdan, ister misin?” “Hahah iyi birşey bu sanırım. Yani biranın ısınması değil de, şey. Tamam, bir kırmızı tuborg da bana olabilir. Ben de o ara sana gökyüzünün yeşil olduğunu ve balıkların uçabildiğini ispatlamak için sistematik bir düşünce yapısına kavuşayim ki döndüğünde seni bombardımana tutayım.” 
“Hahahaha çook iddialı, en sevdiğimden. Gittim.”
 
“Aynen, en sevdiğimden."

6/18/2017

Minimalizm üzerine düşünceler

        Günümüzde anlamı ve önemi tam anlaşılamayan kavramların istenilen ve işe gelen şekle sokulup, pazarlama öğesi haline getirilmesi bir dünya trendi olmakla beraber, minimalizm aslında tam olarak bunun karşısında durmaktadır. Ülkemiz gibi gelişmekte olan pazarlar, kapitalizmin lokomotifi görevi yaptığından ve bu pazarlardaki insanlar almaktan, aldığı şeyden bıkmaktan ve yenisini istemekten daha öteye gidemediğinden, minimalizm daha çok yurt dışında değer gören ve alt-kültürde popülerleşmeye başlayan bir düşünce sistemidir. “Sahip olmak” yerine, “olmak” odaklıdır. İhtiyacından fazlasına sahip olup bunlarla oyalanmadan ziyade, insanı esas yapması gerekene, esas istediği şeye, esas hissetmesi gerekene yönlendiren bir dinginliktir. Aslında özgürlüktür. Bu tanımlar çoğaltılabilir ve tümden gelip daha öze gidildikçe soyutlaşabilir. İşte bu noktada anlaşılması güçleşir, beyin sınırlarından çıkar ve hissedilmesi gereken bir unsura dönüşür.



        Kapitalizm, beynimizin evimiz gibi çok eşyalı, günümüz gibi aşırı yoğun, ilişkilerimiz gibi çok detaylı olmasıyla ilgilenmez. Kapitalizm zamanımızla değiş tokuş ettiğimiz paramıza gözünü diker ve bize harcadıkça mutlu olacağımızı tenkit eder. Eğer harcamazsak, eğer 500 milyon kişi harcamazsa, tüm sistemin çökeceği ve milyonlarca insanın işsiz kalacağıyla ilgili korkular salmaktan da geri durmaz. Biz harcadıkça fabrikalar çalışır, elimizdeki eşyaların daha yenileri ve gelişmişleri piyasaya sürülür, ağdalı promosyonu yapılır ve biz dayanamayıp onu alırız. Kısır döngü böylece sürüp gider. Elimizdeki parayla evde bize yeten eşyalarımızla otururken, tüm bu harcama baskısına karşı çıkabilmek döngüyü kırabilecek en önemli ve zor hamledir. Bunu bir kere yapabilen, üç kere de yapar, on kere de. Bir yerden sonra bu sizin alışkanlığınız ve davranışınız olur. Artık harcadığından fazlasını kazanabilmek adına daha çok çalışmak zorunda kalıp, çocuğunun büyümesine tanık olamayan veya olmak istediği kişiye ulaşma çabalarını sürekli erteleyip sunulan hayata adapte olmaya çalışan ebeveynlerden biri olmama adına büyük bir adım atmışsınızdır.

        Yurtdışında özellikle Amerika’da bazı kesimlerce minimalizm katı bir disiplini temsil eder ve sanki abartılmış bir anti-kapitalizm tepkisi gibi yaşanılır. 3 çatalla yaşamak, elektrikli aletlere karşı allerji geliştirmek, Mark Zuckerberg yada Obama gibi kapsül gardrop kavramları geliştirmek gibi örnekler verilebilir. Aslında bu durum vejeteryanlıkla benzer yönler taşır. Bazı rijit vegler hayvan ürünü olarak sütü bile kabul etmezken, bazıları sütünü içer yumurtasını yer ama hayvan etinde sınırını belirler. Kanımca böyle abartılı örnekler bireyin mutluluğuna ve iç huzuruna yönelik eylemler değilse, şekilcilikten öteye gidememekte ve kaçınılan kafes yerine başka bir kafeste yaşam mücadelesi şeklinde devam etmektedir.

        Sanatta minimalizm önemli bir akımdır ve “less is more” ilkesine sıkı sıkıya bağlıdır. Örnek olarak, resimde minimalizm anlatılması istenen konuya ve mesaja odaklıdır. Bu aktarımı az çizgiyle, sade öğelerle yapmak ister. Sanki sizle anlatılmak istenen konu arasına girmekten ürken bir görsel bütündür. Bazen bunu anlatılmak istenenin bir kısmını yada tamamına yakınını gizleyerek yapmaya çalışır. Bizi bir serüvene çıkarır ve eksik parçaları bizim tamamlamamızı ister. İşte orası, sizin resimden uzaklaşıp kendinize yaklaştığınız yerdir ve sanatın amacı da kanımca tam olarak budur.

        Sahip olduğumuz nesnelerin bize hakimiyet kurması, günümüz insanı için trajikomik bir sorun haline gelmiştir. İradesine hakim olamayanlar için, insan hayatını kolaylaştıran, keyif vermesi ve mutlu etmesi gereken icatlar boynumuza sarılmış metalik ellerden başka bir şey değildir. İnsan hayatı, her evresi güzel olan ve her evredeki spesifik duygu bütünlükleriyle anlamlandırılan eşsiz bir hediyedir. İnsanoğlunun peşinden koştuğu ve elindeki miktarla yetinemediği güç kavramı, en nihayetinde kendisinin sonu olacaktır. Kendini özgürleştirmek ve tanrı-insan seviyesine çıkmak için attığı her adım kendi sonunun bir basamağıdır. Kendi iç benliğinden uzaklaştıkça ve hislerini baskıladıkça doyumsuzluğunu daha da körükleyecektir. Bu dünyada kısıtlı yaşamı olan bir birey olarak, toplumun yada sistemin boyunduruğu altında “Ne İstemiyorum Denizi"nde bir oraya bir buraya sürüklenmektense, kendi salınızı yapıp kendi adanızı bulmanız sizi daha doyumlu ve huzurlu bir insan yapacaktır. Issız bir adaya düştüğünüzde yanınıza alacağınız üç şeyin aslında gerekli olmadığını da orda farkedebilirsiniz.

4/20/2017

Büyük Oyun

Hayatınız boyunca doğrular yanlışlar denizinde debelenip durduğunuz ama o olması gereken'e ulaşamadığınız hissini yaşadığınız yüzyıl 21. olandır. Aslında sizin size modifiye doğrularınız vardır ama elbette herkese iyi gelecek, herkese sınıf atlatacak bir doğru olmalı değil mi? Yoksa kaos olmaz mı? Yada insanoğlunun ilerleyişi tek bir ortak doğruda omuz omuza mücadele gerektirmiyor mu?

Oysaki hayat, her bireyin kendi dünyasını algıladığı kadardır. Algı, kontrol mekanizmasını o da değer yargılarını yaratır. Alın size algının sonsuzluğu kadar sayıda doğrular ve yanlışlar. Size özgü, size iyi gelen, sizin oluşturduğunuz.
-Mis gibi tam sizin ayağınıza yorgan gibi dikilmiş doğrularınızla içiniz sıcacık olmuşken, toplum overlokçusu hoparlörden bastırıyor "9.90a herkes sahip olsun diye!!". Diyorsun "tövbe, biz iyiydik böyle, nerden çıktı şimdi bu? Almasak da olmaz, geri kalırız". Ama bu herkesin aldığı doğruların boyu kaçsa siz ona göre dizlerinizi büküyorsunuz, ayağınız açıkta kalmasın diye. Sizi kendi ebatlarında ŞEKİLLENDİRİYOR aslında. Bravo, hem geride kalmadınız hem de ayağınız yine dışarda kalmadı.
Sizden de birşey kalmamış olabilir...

Ama hem size kendi doğrularını satacaklar, hem de sizin geriye dönüşünüzün önünü kesin olarak tıkayacaklar. Sizi hem fastfoodla besleyecekler, hem de "doğru olan six pack sahibi olmaktır" diyecekler. Böylece ekstradan bir de protein tozu, kreatin, spor salonu acceptance fee kitleyecekler. Win-win'in allahı sizin üzerinizden geçiyor ama siz ucundan bile faydalanamıyorsunuz. En güçlü illüzyonları da bütün bunların hepsinin SİZİN YARARINIZA olduğuna sizi acayip inandırmış olmaları.

Ha tabi, bir de unutmadan bir ihtimal özgün doğrularınızla çarkın dişlilerine çomak sokarsınız filan, birilerini de uyandırırsınız. Ne kadar tehlikeli olursunuz. Aman diyim. 

Welcome to Büyük Oyun. 

4/18/2017

Sonsuz Yürüyüş

 

4fdb1dfac51deb19dd930fbee85e398c.gif
“Just cos you feel it doesn’t mean it’s there”

Sanki artık kimse Radiohead dinlemiyor gibiydi. Sanki artık gizlice yaşatılan izole bir güzellikti ve bunun dışavurumu kabul edilemeyen bir durumdu. Ucuz hayatlara, ucuz müzik iyi gidiyordu. Boşa yaşanmışlıkların tanrının olası cennet mükafatı ile tesellisi ve “bu sırada biz oyalanıyoruz” bakışları. İşte eşine bok gibi davranan hıyar bakkal, hah bu da paraya tapan sözde iyilik meleği berber. Bu mart sabahında aklımdaki bu düşüncelerle sokağın kenarında dikiliyordum. Hava açık ve serindi. Karşıdan gelen alka seltzer mideli kızlar kahvaltı edebilecekleri bir yer arıyorlardı. Artık sabahları açlık hissetmiyordum, aç karna sigara sonrası poğaça çaya bağlanıyordu veya işten güçten tamamen unutuyordum.

tumblr_ltjo2axcvr1qdszcj.gif
“…We are accidents waiting
Waiting to happen”
Karşıya geçip ağır ağır yürümeye başladım. Tüm o yoğun haftalar boyunca çalışmaktan dışarıda bir hayat olduğunu unutmuştum. Ama ne hayat. Kuşlar, soğuk güneşte yapraksız ağaç dallarının dekorlarıydı. Kedilerin cehennemi, insanların miyavlamaya başlamasıyla oluşmuştu. Sigara, sanki insanların kafası aniden patlayıp diğerlerinin üstünü pisletmesin diye icat edilmişti. Cep telefonu da, insanlar birbirinin yüzünü unutup hayal güçlerine aşık olsun diye piyasaya sunulmuştu. En pis şey olarak görülen “bok”, bu dünyada insandan çıkan en yalın şeydi. Ne olduğu belliydi, gizli bir amacı yoktu. İki adım ötede, sessizce rolüne saygı duyardı.
giphy.gif
“…There’s always a siren singing you to shipwreck
Stay away from these rocks we’d be a walking disaster.”
Algılarımız hayatımızı şekillendiriyordu, kar birine göre soğuk birine göre suydu, zorluk birine göre üzüntü birine göre fırsattı, aşk birine göre heves birine göre amaçtı. Bu görecelikte genel bir doğru barınabilir miydi? Bankta otururken baktığım bu ulu ağaç bunun cevabını verebilir miydi? Devirler boyunca kimbilir kaç kişi bu soruyu ona sormuştu ve kimbilir kaç kişi bu cevabın kendinde olduğuna emindi? Önümden tek derdi “nasıl hayatta kalırım?” olan bir sokak köpeği geçti. İleride durdu, bir an bana doğru baktı.
2c10c6236e1291bd446c277e5788ce1c.gif
“In pitch dark I go walking in your landscape Broken branches trip me as I speak Just cos you feel it doesn’t mean it’s there…”

4/05/2017

"Deniz mahsüllü pizza, Aynştayn ve Abovv"

 Bu seferki biraz farklıydı. Farklıydı. Bana antropometri merakını gidermek ister gibi yaklaşmıştı. Elbet biraz the Smiths'le başlamış, elbet biraz "Sakin diye bir grup varmış" ile devam etmiş ve "İzmir'de misin sen de, ne hoş" ile bitmişti. Kız bana yeşil tapınak fakültesini gezdirmişti. Binbir Fatih Terim mimiğiyle bana botanik literatür kusmuş, latince tamlamalarla beni fotosenteze zorlamıştı. Dikenliler, geniş yapraklılar, götten bacaklılar... Bu akademisyen beyinle akşam yemeği de neyin nesiydi? Yine sürreal viteste yakalanmıştım. Söz verdiysem gitmeliydim, giderdim. Sonuçta, risk geceleri ileride en hatırlanmaya değer gecelerdi...


İsminde aynı seslinin çok tekrar ettiği bir kızdı. Kareli spor gömlek böyle kızlara iyi giderdi. Tekrarlanan paternler onun yaydığı enerji sekanslarının frekansını yakalayacak ve tensel uyuma doğru giden yolda... Kafam uçmuştu. En sonunda yeni aldığım kotun üstüne standart üstü tişörtümü giydim. Her markanın standart üstü tişörtü vardır ve mağazalarında ilk bakışta fark edilmezler. Yanlızca bakmayı bilen ve niyeti bozanlar onu fark edip, ona sahip olabilir...

Merdivenlerden hızla indim. Hesaplamalarıma göre geç kalacaktım. Halı sahada şişen baldırların daha efektifi, kızla geç kalınması muhtemel buluşmaya hızlı hızlı giderken elde ediliyordu. Hafif terlemeye ve heyecana eşlik eden kas yanması seni bir divaneye çevirirdi. Bir divane şeklinde Bornova Metroya vardığımda yine ayrı semtlerde oturan sevgililerin öpüşme akşamüstüsüne denk geldiğimi anladım. Hızla turnikeden geçip koştum ve hareketlenmek üzere olan metroyu yakaladım. Teyze yanında kendimi güvenli limanıma park ettim ve comfort zone umda yolculuğun bitmesini bekledim...

Buluşma yerine vardığımda gözlüğü arkasından meraklı gözlerle etrafa bakınan kızı gördüm. Yanında et al şeklinde bir güruh vardı. Oraya doğru yaklaşırken birkaç kişiden "bu o mu la?" bakışı yememek mümkün değildi. Kıza, bana doğru bakmadığı sırada hızlı yaklaşıp aniden karşısına dikilip "shock therapynin indüklediği aşk patlaması" yaşatmak istiyordum ama kızın aniden bana bakıp 10 metre ötede beni tanımlaması, beni çişini ortalığa salıvermek üzere olan aşırı sıkışmış adam izlemiyle başbaşa bıraktı. Yine de kız parıl parıldı, gözler filan anime karakteriydi...

Yemek yiyeceğimiz mekana heyecandan edilen anlamsız muhabbetlerle vardık. Muhtelif sote bir yere oturup menü istedik. Kızın giyinişine ve tavırlarına baktığımda, iki büyük şirketin Ceo'su olarak sanki ortaklığımızın meyvelerini ve açılacağımız yeni global pazarları konuşacaktık. Hafiften klasik üstle başlayıp, alta doğru kız Superstara ulaşmıştı. Gerçi benim de Arkeologlar Kongresi'ne gider gibi giyinip gelmem kızın giyim kargaşasına parmesan sos ekliyordu...

Kız yazlıkta en üst katta, ultimate sessizlikte Atlas dergisi okuyup nesli tükenmekte olan türlerin son üyelerinin aniden çiftleşmesi gibi ender görülen bir heyecandı. Hatta hafif mutluluktu. Yediğimiz enfes güzellikteki deniz mahsülleri pizzası bu etkiyi daha da arttırmıştı. Ancak sonlara doğru kız gözümde Wikipedia'ydı. Çok lazımdı, mutlaka olması gerekirdi ama sen sıkıldığında önüne yeni bilgi sürerek seni daha da sıkardı. Kızda discussion harala gürelesi yerine results tek düzeliği vardı...

Kız usb ile bana bağlanmış, Windows'un hesaplayamadığı bir süredir bana veri aktarımı yapıyordu. Ben ise o arada kıza çaktırmadan ayı gibi yiyordum. Önümdekini, ortadakini, kız restrooma gidince ondan kalanı. Bu yoruma açık olmayan diyalogda kendimi besinlerin büyülü dünyasına kaptırmıştım...

Kız saatine baktı ve mimik kastı. Atik davrandım ve "artık geç oldu kalkalım mı ekiki" sempatikliğini yaptım, tüm hesabı üstlendim ve kızı Alsancak çimliklere vurdum. Yürüdük de yürüdük. Akıllarda kalmayan muhabbetlerden ve fastfood düşüncelerden bahsediyorduk. Açık havaya rağmen içtiğimiz şarap kızı etkilemeye başlamıştı. Kız koluma girdi ve Alsancak'ın ıssız köşelerinden geçmeye başladık. Kız hafiften kafasını da omzuma koyarak beni yanlamaya başlamıştı. Acayip ayıktım ve olayın ehemmiyeti ve hızı beni dehşete düşürmüştü. Sanki bitmeyen bir yoldu, koluma giren kol ateştendi, konulan kafa 150 kilo falandı...

Olası Aynştayn çocuklarımızı düşündüm. Çocuklar 8.0 miyop astigmat doğuyordu. Daha küçük yaşta bilyeleri reddedip, görünenin arkasındakine odaklanmışlardı. Sofraya oturduğumuzda sivilceli bir surat "Nasa'yı hackledim baba ehehe" diye byteşov yapıyordu. Eşim diyordu ki "sen Festivale git bey, ben makale tarayacağım". Beynim o zamanlara dek ilk defa koca bir ABOVVV! tepkisi verdi...

Onu taksiye bindirdim ve binmeden önceki manidar bakışlı yanak öpücüğüne engel olamadım. O gözlerin parlamasını hala unutamam. Pubmed'de bulunan özgün değeri yüksek makale gibiydim. Eve döndüm ve gece yarım saat uyuyamadım. ABOVVV! lar devam ediyordu...

Sonraki günlerde mesajlara cevap yazsam da, içimden gelmeyen "erkekten beklenen bariz adım"ı atmadım, atamadım... Bir gün arandım, ilginç ilginç trip atıldım, üstüme alınmadığımı belirttim. Yarım saat telefonda kulak ısıtmaca oynadık. 2-3 sene kadar sonra "bride to be" fotoğrafını gördüm. Çok pis sevindim. Aynştaynlar yoldaydı...

3/17/2017

Bireysellik üzerine

  Görüp görebileceğiniz en güzel şey, mantığınızı ve duygularınızı aynı anda sinerjik olarak harekete geçirebilendir. Belki genel kabul gören en güzel şey olmayabilir. Ama bu "siz"e en güzel gelendir. Bu büyülü durumu kişi kendi tespit etmek durumundadır ve buna giden yol "birey"selliktir.


    Genel olarak 2000ler sonrası bireyselliğin yükselişi diye tanımlanan şey, özlenen "özgün"lüğe geri dönüş çabasıdır. Kapitalist düzenin herkesi aynılaştırma çabaları bir kenarda çitlerini örerken, 70lerin özlenen sınırsız özgürlüğü ve 90ların apolitik hapis gençliği arasındaki çekişmedir. Her insan içgüdüsel olarak bencil olsa da, sosyal bencillikle bireyselliği karıştırmamak gerekir. Sosyal bencillik, kaybetme korkularıyla soslanmış özgüven eksikliğidir.

    Hayat aslında o kadar özgün bir tecrübe ki. Herkesin hayatı birbirinden farklı. Belki bir santim farklı, belki Dünya Mars mesafesi kadar farklı. Aynı gözüken iki kişi bile çok farklı. Tek yumurta ikizleri bile farklı. Ama güçlü sistem beni hiç bilmediğim Nikaragualı adamla aynı hale getirmek istiyor, kendi çıkarını gözeterek. Global köyünüzdeki kümes hayvanlarınıza dadanan gelinciğim, sori.
Kafamızdakiler o kadar çeşitli ki, doğduğundan beri en yakının olarak nitelendirdiğin anne baban bile anlattıklarını yüzde yüz anlamıyorlar. -zaten belki de anlamamalılar. Üstüne bir de seni daha az tanıyan kişilere kendini anlatıyorsun. O istediğimiz ideolojik boyutlardaki anlaşılma isteği absürd iken, hayat önlüğümüze dediklerimizi anlamlandırabilenler ve yaptıklarımızı hissedebilenler yapışıyor. İyi ki de yapışıyor.

    Rekabet, bize sonradan sunulmuş fastfood zihniyetinde bir yemek ve birçoğu için yeni dünya düzeni altyapısı. Bireyi sömürüyü alevleyen, sırtımızı kamçılayan, kıskançlık garez ve bağlantılı diğer olumsuzlukları hayatlara monteleyen yeni motto. Aldığın yeni aşırı lüks araba için takas ettiğin zamanını zaten harcanması gereken ve böyle değerlere harcanması gereken bir şey olarak gören genç yaşlıların hazin sonu. Oysaki olması gereken tek yarış kendinle. Olması gereken tek hırsın, bir gün sonraki senin daha "sen" olması hırsın. Sana ne diğerlerinden? Herkesin hayatının farklı olduğu gerçeğinden yola çıkarsak zaten, elmayla armutu karşılaştırıp üzerine duygu yüklemek kadar büyük bir saçmalık olabilir mi?

3/13/2017

Karaköy'de bir sabah

 


Taksim, saç ekimini tamamlar tamamlamaz kendini sokağa atan salça kafalı Araplarla doluydu. Burası en son ne zaman bitmişti? Daha ne kadar süre bitebilirdi? En son ne zaman tiksinmeden şuradan geçmiştim? Üniversite 1 kadar uzak geliyordu bana. Sanki herşey artık çok uzaktı, eskiden olanlar sanki benim uydurduğum yaşanmamış olaylardı, değişim amımıza koymuştu. Şişhane durağında inerek, eziyeti az yaşamak niyetindeydim ama yine de beni pisliğiyle doldurmuştu. Galata'ya giden araya saptım. Kule, "naber abi, bildiğin gibi işte Japon, Arnavut gezdiriyoruz" diyordu, dimdik ve sıkılarak. Karaköy'e doğru seyirdim. Hipsterlar henüz uyanmadığı için, fakir turistler ve dükkanlarını yeni açmış dayılardan başka bir profile rastlanmıyordu.

Evden hızlı çıkmıştım ve şeklim yoktu. Kediler diyarı Mums'a oturdum. Çay ve aperatif birşeyler sipariş ettim. Downtempo deep house arası birşeyler çalıyordu. Soluklanmış, keyfim yerine gelmiş ve ısınmıştım. Kasım ayı, ince giyindiğin zamanları özleyip, Güneşe kandığın zamanlardı. Cırcıra yazdığın, bülbüle gittiğin hastalık zeminiydi. Garsonun bileğindeki dövmeyi çok sevmiştim ki, çayı masaya koyarken bileğini epey inceleme fırsatı yakaladım. Şu yeni on yılın bize kattığı yegane güzel şey, minimalist dövmeler diye düşündüm. Yegane şey.

Kruvasanı hiç kruvasan görmemiş gibi yedim. Ama yine de kesmedi. Şeklim yoktu belki ama ortamın ayısı gibi "1,5 kruvasan çeeek!" gibi atraksiyonlara girmeyecektim. Erkekler yataktan kalktığı gibi dışarı fırlarlar da, saçları y.r.k gibi olur ya aynı o kıvamdaydım ama bir yandan da saçlarımı tepede karıştırdım da çıktım samimiyeti kasıyordum. Casio saatim eskiye özlem, yeniye hodri meydandı.

İki kız biraz ilerideki masaya oturdu. Aslında bir kız oturdu, beynim diğerini görmüyordu. Dünden kalmamışlardı ama bugüne yeterli miydiler tartışılırdı. Görebildiğim kız, biraz Portishead melankolisi, biraz Muse enerjisi, biraz da Jamiroquai karambolüydü. Kızlar muhtemelen dün görüşmelerine rağmen, sanki biri Kazakistan'da diğeri Nijerya'da oturuyor da hiç görüşemiyorlarmış gibi uzun uzun birbirlerine birşeyler anlatıyorlardı. Buna hep şaşırırdım ama şimdi dikkat kesildiğim için daha güçlü kafamda yankılandı. Mekanın boşluğu, kızların neler konuştuğunu duyabilmeme imkan veriyordu ama umursamıyordum. Kızın ne giydiğini de umursamıyordum. Tek umursadığım kızın yüzündeki değişimler ve bunların doğallığıydı.

Epey bir konuşmadan sonra göremediğim kız tuvalete gitmek için izin istedi. Benim kız sakindi, masadaki fesleğende elini gezdirdi ve kokladı. Yüzünde ufak bir memnuniyet oluştu. İşte bu sadelik, bu doğallık beni ona tamamen çekmişti. Beynimde şimşekler çakmaya başladı, aldığım titreşim beni paralel evrene götürdü ve orada bıraktı. Binlerce analitik noktada kızın sadelik-toyluk, doğallık-şekilcilik, karakter-güzellik, eğlence-bayıklık, göz-nizam analizi başladı. Ama beynimi tokatlayıp bir "ne gerek var ulan?" çaktım. Hafif bir hareketle ayağa kalktım ve ona doğru yürüdüm. Ne diyeceğimi bilmiyordum ama birşey demezsem, çok boktan birşey olacağına karar vermiştim. Ona diyeceklerim bundan sonraki hayatımı tamamen değiştirecekti ama henüz bunu bilmiyordum...

10/15/2015

New World Blues

Jacksville, tüm o tozu ve terk edilmişliğiyle karşılarında duruyordu. Radyasyonlu göllerin bittiği yerde, yüksek ve çıplak tepelerin eteğinde artık bir hayalet yerleşimdi. 1956’da kurulan şehir, yakınlarında bulunan bor rezervi ve maden işletmesinin cazibesiyle belli bir miktar büyümüş, ardından gelen büyük patlama ve sarsıntılarının etkisiyle tamamen boşaltılmıştı. Geriye kalan muhtemelen yıkık evler, birkaç ceset ve işe yaramaz eşyalardı.
Federasyon birlikleri, eski dünyaya ait olası değerli nesneleri yağmalamak için sık sık sınırların ötesindeki küçük yerleşim yerlerine yollanıyordu. Will Farron, o ekibin en tecrübelilerindendi, daha önce birçok böyle görevde bulunmuştu. “Bu anlamsız işler için artık çok yaşlıyım” diye geçirdi içinden. Elde ettikleri, göze aldıkları tehlike ve yolculukların yanında bir hiçti; yanmamış birkaç eski dünya klasiği ve bir yemek kitabı. “Eski insanların ne yaptığı çok da s.kimde” derdi hep. Ama işte Federasyon, eski dünyanın ne kadar adaletsiz, kötü ve yaşanılmaz bir yer olduğunun propagandasını yapmak adına, tüm bu nesneleri bir çatı altında toplamak ve insanlara teşhir etmek istiyordu.
Şehre girdiklerinde, yine klişe bir manzara onları bekliyordu. Herşeyin yanmış olduğu gerçeği, burnunun alıştığı o çürük kokusu ve yalnızlık. Ekip, ikişerli üçerli gruplar halinde şehrin derinliklerine doğru yol alırken, Will her görevde olduğu gibi yalnız kalmak istemişti. Tüm o hissizliği tek başına solumak istiyordu. Tamamen yıkılmayan az sayıda ev vardı ve Will evlere bir şey bulmayı beklemeyerek hızlıca girip çıkıyordu. Yanmış bebek odaları, yanmış oturma odaları, yanmış banyolar. “Hep aynı bok, ne arıyoruz ki?” Dış ön cephesi metal konstrüksiyonlu bir işyerine girerken, tam olarak içinden bunu geçiriyordu. Yan duvarı çöktüğünden kapıdan zar zor geçebilmişti. İlk kat yine aynı sıkıcılıktaydı. Çökmüş tavan, koridorun sonunda onun ikinci kata ulaşmasına izin veren doğal bir merdiven görevi görüyordu. Yavaşta tırmandı ve gezinmeye başladı. Kocaman bir odada yanyana yanmış masalar ve sandalyelerin arasında dolaştı. Odanın sağ arka köşesine doğru, kapağı kapalı bir kasa farketti. Patlamanın etkisiyle kasa zarar görmüştü ve kilitli olmamasına rağmen kapağı sıkışmış ve açılmıyordu. Plasma tüfeğini çıkardı ve kapağına bir el ateş etti. Tamamen eritip, içindeki olası nesnelere zarar vermek istemiyordu. Kapak gevşemişti. Bıçağıyla kenarından kuvvetlice ittirerek, kapağı yere düşürdü ve içindekilere bakmak için eğildi. Led ışık kaynağını yaktı ve incelemeye koyuldu. İşyeriyle ilgili birçok değersiz döküman vardı. Kar-zarar hesapları, çizelgeler, aylık harcamalar. Dosyalar içinde düzenli şekilde ayrılmış yığınlar. Sağ üst köşedeki karton kutuyu gördüğünde bunun da aynı yığının bir parçası olduğunu düşünmüştü. Kutuyu çıkardı ve yavaşça açtı. Kutunun içinde katlanmış bir kağıt vardı. Açtı ve hızla karalanmış bir el yazısıyla karşılaştı. O hissizlik, o tiksinme tam ensesindeydi ve boğazında düğümlenen satırlar onu güçsüzlükten yere çiviliyordu:
“Kapitalist düzende, insanların bireyselleşmesi ve özgürleşmesi destekleniyor gibi görünse de, aslında temelde arzu edilen her bireyin ruhsal, fiziksel, düşüncesel ve davranışsal olarak aynı olmasıdır. Özgürlük ve bireysellik, insanlara yeni ihtiyaçlar yaratmak ve yeni tüketim kalemleri oluşturmak adına bir maske olarak kullanılır. Aynı zamanda bu maske, düzenin aklanması ve savunduklarını saklayabilmesini de sağlamaktadır. 
Bireylerin farklı olmasının, toplumun stabilitesi ve düzenin sağlığı açısından bazı sakıncaları bulunmaktadır. Başlıca, insanların farklılaşması farklı düşünce yapılarının ortaya çıkmasını sağlayacak ve düzene karşı durabilecek bir düşünce veya bunu savunan bir insan topluluğu şeklinde muhalefet oluşabilecektir. Bu muhalefet, küçük bir grubu teslim etse dahi, henüz “uyanmamış” büyük toplulukları uyandırabilecek kadar tehlikeli görülmektedir. Bu gruplar ve savundukları “tehlikeli” düşünceler, düzenin güçlü savunma sistemleri ve manipülasyon yöntemleriyle başkalaştırılmakta, zayıflatılmakta ve kontrol altında tutulmaktadır.

Kendini tanıyan, yeteneklerini geliştiren ve farkındalığını tamamlayan bireyler böyle toplumlarda azınlıktadır ve aynılaştırma baskısıyla yaşamaktadır. Bu bireyler, düzenin bir parçası, çarkın bir dişlisi olmayı reddetmekte ve kişisel bazda küçük başkaldırılarına devam etmektedirler. Psikolojik bakımdan isyanlarının sebebi, özgürlüklerinin kısıtlanmış olduğunu hissetmeleri, kişisel saygılarının üst düzeyde olmasından dolayı kendi hayatlarının kontrolüne müdahaleyi kabullenmemeleri olarak görülebilir. Bunun sonucu olarak, aşırı tüketimden kaçınmakta, manipülasyon yöntemleriyle bile bile zehirlenmeyi reddetmekte, emeklerinin ve ideallerinin maddiyatla takasına karşı çıkmaktadır. 

9/23/2015

Bahaneler ve Bananeler

 Hayat kısaydı, kışlar çok karlı, yazlar çok kuraktı. Her yer aşırı kalabalıktı, çok insan vardı ama az insan vardı.)


Hayat çok güzeldi. Caz dinlerken uyuyakalmak, sabah annenin kahvaltısına uyanmak. Kuşların basit yaşamı ne kadar büyüleyiciydi.

(Okumak zordu, okumamak daha zordu. Gençtin ama paran yoktu, sonra paran vardı zamanın yoktu. Trafikte sabırlı olmalıydın.)

Hayat çok güzeldi. Zaman kavramının olmadığı o değerli anlarda beyninden geçenler ve kalbinden akanlar nasıl da seni titreterek canlı hissettiyordu!

(İyi bir insan olunmalıydı, tüm zorluklara göğüs gerilmeliydi. Toplumun senden bekledikleri vardı, senin sen olmanı bekleyemezlerdi, senin sen kalmana tahammül edemezlerdi.)

Hayat çok güzeldi. Mevsimin ilk eriğini nasıl özlediğini hatırlasana. Eskiden eylülleri okulun açılmasını nasıl da heyecanla beklerdin. Beraber uyuduğun bayramlıkların seni gece canavarlarından korurdu. Ya o babanın aldığı ilk cd çalar ve elindeki az sayıda cdyi sabaha kadar dinleyişin? Nasıl da güzeldi eskiden müzik dinlemek.

(Ekonomi zorluydu, geleceğini garanti altına almalıydın. Herkesten iyi olmalıydın, başkasının yapamadığını sen yapmalıydın. Elinden geliyorsa, dünya üzerindeki her işte en iyi sen olmalıydın.)

Hayat çok güzeldi. Lisedeydin ve o kız sana cevapsız atıyordu. Aslında kalbin onun için atıyordu ama lise aşkları ne de geçiciydi. Aşk acısı ne güzeldi, sırtına sopayı indiren de, kalkman için yardım elini uzatan da oydu. Deneyim herşeydi. Büyümek bir tabuydu ama olgunlaşmak çok keyifliydi.

(Güvenebileceğin insan çok azdı, samimi insan daha da azdı. Kimse üretmiyordu, kimse kendine birşey katmak istemiyordu, kimse zorlanmak ve düşünmek istemiyordu. Herkes tüketimi en doyurucu yaşam biçimi olarak belirlemişti ve ihtiyacından daha fazlasını tükettiğinin farkında değildi veya umursamıyordu.)

Hayat çok güzeldi. Ona baktın, bir daha baktın ve bir daha. Aslında ona bakmayınca kendini kötü hissetmiyordun ama ona baktığında hiç bu kadar canlı hissetmemiştin. Beraber yaşlanmak istediğin, sabah yürüyüşü yapmak istediğin, akşam yıldızlara bakmak istediğin kişi oydu. Herşey enerjiydi, herşey güvendi, herşey sevgiydi.

(Yediğin hiçbir şey doğal değildi, kanser artmıştı. Kapitalizm seni, senin zamanını, senin enerjini nasıl sömürürüm derdindeydi. Reklamlar yalandı, gazeteler yalandı. Oysaki herşey insanların daha rahat yaşaması içindi, herşey insanlık içindi, herşey insanlık içindi.)

Hayat çok güzeldi. Artık bir babaydın. Kızına güzel elbiseler alıyordun, saçını tarıyordun. En önemlisi artık büyük oyunu biliyordun ve onu da bir oyunbozan olarak yetiştirmen için yeterli algıya sahiptin. Onu insan sevgisiyle ve gerçek uğraşlarla terbiye edecektin, aşırı maddiyat ve sanal kumpaslarla değil.

(bla blabbla blablablala bla bla blablabla blabla blablabla...)

Hayat çok güzeldi. Artık derin buruşuktu ve hızlı yürüyemiyordun. Ama dünyayı gezmek ne kadar da güzeldi! Tüm o insanları tanımak ve yaşantılarını gözlemlemek. Sevdiğin insanlarla paylaşmak, değerliye vakit ayırıp, gidebildiğin yere kadar gidebilmek. Kelebeklerin soyu da henüz tükenmemişti, kanatları ne kadar güzel renklerdeydi!


Oh me! Oh life! of the questions of these recurring,
Of the endless trains of the faithless, of cities fill’d with the foolish,
Of myself forever reproaching myself, (for who more foolish than I, and who more faithless?)
Of eyes that vainly crave the light, of the objects mean, of the struggle ever renew’d,
Of the poor results of all, of the plodding and sordid crowds I see around me,
Of the empty and useless years of the rest, with the rest me intertwined,
The question, O me! so sad, recurring—What good amid these, O me, O life?

                                       Answer.
That you are here—that life exists and identity,
That the powerful play goes on, and you may contribute a verse.

-Walt Whitman

9/06/2015

Bir metafor olarak "Bolero"

 “Intelligent is sexy."

 
Kendimi bildiğimden beri müzik dinleyicisi olmamla birlikte, farklı düşüncesel dönemlerimde farklı müzik türlerine ağırlık vermişimdir. Mantığımı bileyen, duygularımı coşturan, gaza getiren, omuzlarıma yük olan o farklı deneyimlerden geçip bu günlere geldiğimde, bazı türlerin ve şarkıların daha belirgin bir şekilde geçmişte asılı kaldıklarını ve daha fazla benimsediklerimizin bizi, kendisiyle beraber ileri taşıdığını hissediyorum. Klasik müzik ve caz bir şekilde vazgeçemediğim, özleyip geri döndüğüm, muhtemelen ölene kadar dinleyeceğim türler olarak ön planda görünüyor.
 
Benim görüşüme göre; klasik müziği hayata uyarlarsak şöyle bir metafor elde edebiliriz: “Müzik senin hayatınsa, klasik müzik annene sarıldığında hissettiğin sınırsız güven, sevdiğin kızla aranı düzelttiğinde hissettiğin sınırsız huzur, istediğin işi yaptığında hissettiğin zaman kavramını yok eden sınırsız ahenktir."
 
Maurice Ravel’in Bolero bana yukarıdakilerin toplamını hissettiren yegane klasik müzik eserlerinden biridir ve hatırlayamadığım kadar genç olduğum bir zamandan beri yanımdadır. Zor zamanlarımda yardım eder, karışık duygularını bir asker gibi hizaya dizer ve hepsinle teker teker ilgilenmeni sağlar. Mutlu zamanlarımda bunu katlar, neye baksan çok canlı ve çarpıcıdır - kime baksan gözleri parlar.
 
Teknik konulara çok hakim değilimdir ki, bu konular içerisinde boğulup özütü kaçırmak istemem. Yine de söylenmelidir ki, “Bolero” diğer klasik müzik eserlerinden biraz farklıdır. Hep aynı melodi 15 dakikaya yakın bir süre boyunca tekrarlanır. Bu tekdüzelik, birçok eleştirmen tarafından eleştirilmiş ve teknik açıdan “başarısız” denebilecek bir eser olduğu iddia edilmiştir. Oysa, hayat da bir tekrardan ibarettir. 
 
“Bolero”daki gibi hayat da sessiz sakin başlar. Zamanla bilinciniz gelişir, bildiğiniz tanıdığınız insanlar çoğalır, kendinizi bir duygu ve bilgi seli içerisinde hızlı ilerler bir şekilde bulursunuz. Eserde de, buna paralel olarak şarkıya katılan enstrümanlar çoğalır, şiddeti artar ve bir sel gibi, bir çığ gibi kulağınızdan beyninize doğru akar. Bu akımın en büyülü kısmı, sizi aynı melodinin ruh durumunuza göre motive edebilmesi, mutlu edebilmesi veya hüzünlendirebilmesidir. İşte bu, teknik ve kurgunun engellerini aşan gerçek müzikalitedir. 
 
Çığ büyür, büyür ve sonunda içinizi titretecek kadar etkileyici bir şekilde sonlanır. Bu ölümünüzdür ve “Bolero”daki gibi etkileyici, akıcı ve ani olmalıdır.
 
Hayatını bir şiir gibi yaşayanlara saygıda kusur etmeyerek, hayatı “Bolero” gibi yaşamayı tercih ediyorum.
 
Sevgilerle.
 
 

5/09/2015

3x3

        Ekrem, Eskişehir'deki dört senelik iktisat eğitiminden sonra çevrenin gazıyla rotayı İstanbul'a çevirmiş, Beylikdüzü'nde yaşayan bir toplum karakteriydi. Zayıf yapısı, sağlıksız beslenmesini ve ucuz sigara alışkanlığını ele veriyordu. Zar zor iş bulabilmişti, kıt kanaat geçiniyordu ama sorsalar çok derin amaçları vardı. Daha önce hiç içinde olmamış olsa da, plaza insanlarının yaşamına gıpta ile bakıyor ve kabul görmek adına yöresel genetiğinin tersi davranışlar sergiliyordu. Taksitler kısıtlanmadan önce 24 aylık taksite girip son çıkan iphonedan almıştı. Telefoncular sarayından aldığı ucuz kılıfı "Belkin" diye yutturuyor, tanıdık yokken simit sarayı çalışanlarına wifi şifresi soruyordu. Beymen ile Massimo Dutti'nin çarpıştığı topraklarda, çakma Lacoste pololarla caka satıyor, topluca gidilen yemeklerde patronun gözünden düşmemek adına tek şarap söyleyip, önceden yedim geldim ayağına yatıyordu. Plazanın yangın merdiveninde sigara içerken düşünüyordu, hiç sorgulamadan düşünüyordu: "hipsterlık nası bişey acaba?"

XXX

        Pınar, Bursa'da Gıda Mühendisliği okuyup son sınıfta kendisine yürüyen elemanla nişanlanıp sonradan ailesel uyuşmazlıklarla sonlanan bir ilişkiye sahip bir toplum karakteriydi. İstanbul'da hoşuna gitmeyen bir işe girmişti, memleketten iki hemşeri kızla bir evde kalıyor, kirli mutfak ve saçlı banyo paylaşıyordu. Uzun minibüs seanslarında instagramdan kombin bakıyor, bloggerlara gıpta ediyor ve retrica foto kasıyordu. 2000lerin başında yüzünde flaş patlatıp "corpse paint" elde eden gotik ablalarının bayrağını, "anatomik oluşum kaybetme" şeklinde kendi amaçları doğrultusunda taşıyordu. Eve mat alıp, yogayla meditatif bir ruh haline ulaşmakla, outlet avm'de kendinden geçmek arasında gidip geliyordu ama eve gitse iyi olacaktı. Bakkaldan hazır noodle ve coca cola zero aldı, otuzlu yaşlarına ulaşamamış olmasına rağmen aşırı sağlığını belli edercesine yaşlı bir surata sahipti ama ona göre deneyimdi, kazanımdı, paylaşımdı. Uğraşırsa çok like'tı.

XXX

        Fatih, on dokuz yaşındaydı ve gençliğinden başka pek birşeye sahip olmayan bir toplum karakteriydi. Karaköy funiküler girişinde saat ve pil satıyordu. Okutabilecek durumda olmayan babası, onu küçük yaşta buralara sürüklemişti. İstanbul adil değildi ama martılar, deniz kokusu ve simit iyi hissettiriyordu. Önünden geçen yüzlerce insanı saatlerce inceler, tahminlerde bulunur ve kendince çıkarımlar yapardı. Tüm bu asık ve yorgun yüzlerden sonra kendini şanslı bile hissetmeye başlamıştı. Demek ki, "sahip olmak"tan ziyade "olmak" daha mutlu edici diyordu. Yetişeceği bir iş görüşmesi, yalakalanması gereken bir üstü yoktu. Rave partyde kendini ortama kabul ettirmesi gerekmiyordu. Çevresindeki dünyadan o kadar soyutlanmış durumdaydı ki, bir yerden sonra dünya da kaybolmuştu. Ne kadar yoksa, o kadar çoktu.

1/17/2015

"O"

 Tüm bu yetiştirmem gereken işlere rağmen, ne bok yemeye gidiyorum? diyerek gitmiştim ilk buluşmaya. Yeni biriydi, karşıdan geliyordu ve İzmir ılık esiyordu. Tiril tiril vintage elbisesi, sade spor ayakkabısıyla İstanbul görmüş bir İzmir kızıydı. Saçları siyah ve küt kesilmişti, bilekliği el yapımıydı.

İki biradan sonra hala durgundu, kendini anlatmaktan ziyade dinlemek istiyordu. Sigarayı çok şey görmüş ya da hiçbir şey görmemiş gibi içiyordu, o an bunu anlayamayacaktım. Gözlerini geçmişten kaçırıyordu ama geleceğe de odaklayamıyordu.
Bar yalnızdı. Bar, masif ahşap, kuruyemiş ve bira kokuyordu. Ruhsuz bira altlıkları etrafa saçılmıştı.
Tuvalette rujunu tazelemişti, gecenin sonuna yaklaşırken aklımda kiraz dudaklı kalmak istiyordu. Oysa bitmek bilmeyen bir gitme isteğiyle, hiçbir yere ait değilmiş izlenimi uyandırıyordu.




(15 ay sonra)

İzmir yazının gecesi bile sıcaktı.
Şarabın yanında yiyecek birşeyimiz yoktu. Tek kişilik koltuğu, küçük kare balkona çıkarttık, hoparlörleri köşelere yerleştirdik. Sevdiği müzikleri hep yanında taşırdı, sanki geri dönemeyecekmiş gibi. 
Aşkın tadını ilk ne zaman aldığını bilse de, onu hangi ilişkinin sonunda bıraktığını hatırlamıyordu. 
Sokaktan sarhoş üniversiteliler ve arada havlayan köpekler geçiyordu.
Bir yerden sonra kendi dediğimizi bile kavrayamayacak kadar felsefik hayat tanımları yapıyorduk, ya şarap az gelmişti yada bu gece, risk gecesiydi. Ayakları çıplaktı ve gül kurusu oje sadece ona yakışıyordu.
"Gitmek istiyorum" dedi, "...okuduğum bölümde mutlu değilim" dedi. "Kafamı toplamam lazım..." dedi. Sahile, Ada'ya kaçmak ister gibi dememişti bunu.
"Kendinden kaçan biri için iller köy, büyükşehirler ilçe, ülkeler Bilecik gibi görünür" dedim. Güldü, yüzüme baktı. Birşeyler diyecekti vazgeçti, kafasını omzuma yasladı.
Yıldızlar, karşılıklı dileklerimizi karşılamak adına göz kırpıyordu. Bu bizim son görüşmemizdi ve bunu biliyorduk. Seni, "sen" olarak bilen ve "şu" olarak bilmek istemeyen dostunu kaybetmekti korkutan. Kendini kaybetmeyeceğine emin olsaydım, onu kaybetmek aslında kazanmak olurdu ama böyle olmayacaktı biliyordum. O, çoktan gitmişti.

1/07/2015

Günaydın astral denizkabukluları, şimdi evrenin en enerjik uzun dalga radyo şovu sizinle! (2015 edişın)






Haykırmalısın gökyüzüne!


Gözlerin milyona varıyor kabaca,

Yer uzuyor, okyanus kırılıyor,
Ağaçlar tepeleme yığılıyor dağların eteklerinde.
Kulakların artık iyi duyuyor sinsice.
"Tenebrarum Oratorium" çalsa da bazen kafanda,



Senkronize cennet ıslıkları başını döndürüyor,


Gecelerin masallarını dinler oluyorsun ateşi söndürerek.

Yediklerin artık içinde büyüyor,
İçtiklerin beynini zehirliyor,



"Seni görmeyeli epey oluyorsun" da hissedemiyorsun.



Duvarlar katlanıyor, camlar kırılıyor,

Sesler değişik frekanslarda
(Uçuşan kelebekler ve narin yaz çiçekleri)
Beyninde oynaşıyor,

"Evet, çok güzelsin" oluyorsun da birleşmiyor kolların.


Leylekler yere düşmeye başlıyor,


Gagaları kırılıyor tok sesler çıkararak,

Karınları şiş halde üzüm kokuyorlar,
Taneleri bitmiyor da sen yemeye doyuyorsun.




Mavi-mor masa örtüleri yanıyor,

Radyasyonlu sularda ıslanıyor ayaklar,
Bulutlar asit işiyor evlerin tepesine,
Diş macunu yiyen çocuklar,
Titriyor artık paslı masaların altında,
Hırs bürüyor gözünü de net göremiyorsun.






Haykırmalısın gökyüzüne!

Ölü sonu programlıyorsun sistematik olarak
Eskiyen kartpostallar ve erimiş ayakkabılar,
Kırık taraklar ve çift taraflı açılmış kalemler,
Yoğuruluyor uçurumun dibinde,
Tepeden izliyorsun kekin hazırlanışını,
Birkaç üzüm tanesi düşüyor gökten,
Saçmalıyor defterler, kitaplar,
Ardarda flaşlar patlıyor gökyüzünde,
Buzlar eriyip havuç oluyor insansı şekillerde,
Homurdanıp keke batıyorlar tek tek,
Aşklar ısınıyor da pişiyor kek,
Masallar yükseliyor sanki,
Anlıyorsun ki kek vakti geldi,
Bırakıyorsun uçurumdan aşağı kendini,
Kekin içinde kayboluyorsun da doyamıyorsun bir türlü.

Başka bir yaşamda…

“All that we see or seem is but a dream within a dream.” Edgar Allan Poe 2007 yılının ağustos ayıydı sanırım. Sıcak bir günde İzmir’e doğru ...