3/17/2017

Bireysellik üzerine

  Görüp görebileceğiniz en güzel şey, mantığınızı ve duygularınızı aynı anda sinerjik olarak harekete geçirebilendir. Belki genel kabul gören en güzel şey olmayabilir. Ama bu "siz"e en güzel gelendir. Bu büyülü durumu kişi kendi tespit etmek durumundadır ve buna giden yol "birey"selliktir.


    Genel olarak 2000ler sonrası bireyselliğin yükselişi diye tanımlanan şey, özlenen "özgün"lüğe geri dönüş çabasıdır. Kapitalist düzenin herkesi aynılaştırma çabaları bir kenarda çitlerini örerken, 70lerin özlenen sınırsız özgürlüğü ve 90ların apolitik hapis gençliği arasındaki çekişmedir. Her insan içgüdüsel olarak bencil olsa da, sosyal bencillikle bireyselliği karıştırmamak gerekir. Sosyal bencillik, kaybetme korkularıyla soslanmış özgüven eksikliğidir.

    Hayat aslında o kadar özgün bir tecrübe ki. Herkesin hayatı birbirinden farklı. Belki bir santim farklı, belki Dünya Mars mesafesi kadar farklı. Aynı gözüken iki kişi bile çok farklı. Tek yumurta ikizleri bile farklı. Ama güçlü sistem beni hiç bilmediğim Nikaragualı adamla aynı hale getirmek istiyor, kendi çıkarını gözeterek. Global köyünüzdeki kümes hayvanlarınıza dadanan gelinciğim, sori.
Kafamızdakiler o kadar çeşitli ki, doğduğundan beri en yakının olarak nitelendirdiğin anne baban bile anlattıklarını yüzde yüz anlamıyorlar. -zaten belki de anlamamalılar. Üstüne bir de seni daha az tanıyan kişilere kendini anlatıyorsun. O istediğimiz ideolojik boyutlardaki anlaşılma isteği absürd iken, hayat önlüğümüze dediklerimizi anlamlandırabilenler ve yaptıklarımızı hissedebilenler yapışıyor. İyi ki de yapışıyor.

    Rekabet, bize sonradan sunulmuş fastfood zihniyetinde bir yemek ve birçoğu için yeni dünya düzeni altyapısı. Bireyi sömürüyü alevleyen, sırtımızı kamçılayan, kıskançlık garez ve bağlantılı diğer olumsuzlukları hayatlara monteleyen yeni motto. Aldığın yeni aşırı lüks araba için takas ettiğin zamanını zaten harcanması gereken ve böyle değerlere harcanması gereken bir şey olarak gören genç yaşlıların hazin sonu. Oysaki olması gereken tek yarış kendinle. Olması gereken tek hırsın, bir gün sonraki senin daha "sen" olması hırsın. Sana ne diğerlerinden? Herkesin hayatının farklı olduğu gerçeğinden yola çıkarsak zaten, elmayla armutu karşılaştırıp üzerine duygu yüklemek kadar büyük bir saçmalık olabilir mi?

3/13/2017

Karaköy'de bir sabah

 


Taksim, saç ekimini tamamlar tamamlamaz kendini sokağa atan salça kafalı Araplarla doluydu. Burası en son ne zaman bitmişti? Daha ne kadar süre bitebilirdi? En son ne zaman tiksinmeden şuradan geçmiştim? Üniversite 1 kadar uzak geliyordu bana. Sanki herşey artık çok uzaktı, eskiden olanlar sanki benim uydurduğum yaşanmamış olaylardı, değişim amımıza koymuştu. Şişhane durağında inerek, eziyeti az yaşamak niyetindeydim ama yine de beni pisliğiyle doldurmuştu. Galata'ya giden araya saptım. Kule, "naber abi, bildiğin gibi işte Japon, Arnavut gezdiriyoruz" diyordu, dimdik ve sıkılarak. Karaköy'e doğru seyirdim. Hipsterlar henüz uyanmadığı için, fakir turistler ve dükkanlarını yeni açmış dayılardan başka bir profile rastlanmıyordu.

Evden hızlı çıkmıştım ve şeklim yoktu. Kediler diyarı Mums'a oturdum. Çay ve aperatif birşeyler sipariş ettim. Downtempo deep house arası birşeyler çalıyordu. Soluklanmış, keyfim yerine gelmiş ve ısınmıştım. Kasım ayı, ince giyindiğin zamanları özleyip, Güneşe kandığın zamanlardı. Cırcıra yazdığın, bülbüle gittiğin hastalık zeminiydi. Garsonun bileğindeki dövmeyi çok sevmiştim ki, çayı masaya koyarken bileğini epey inceleme fırsatı yakaladım. Şu yeni on yılın bize kattığı yegane güzel şey, minimalist dövmeler diye düşündüm. Yegane şey.

Kruvasanı hiç kruvasan görmemiş gibi yedim. Ama yine de kesmedi. Şeklim yoktu belki ama ortamın ayısı gibi "1,5 kruvasan çeeek!" gibi atraksiyonlara girmeyecektim. Erkekler yataktan kalktığı gibi dışarı fırlarlar da, saçları y.r.k gibi olur ya aynı o kıvamdaydım ama bir yandan da saçlarımı tepede karıştırdım da çıktım samimiyeti kasıyordum. Casio saatim eskiye özlem, yeniye hodri meydandı.

İki kız biraz ilerideki masaya oturdu. Aslında bir kız oturdu, beynim diğerini görmüyordu. Dünden kalmamışlardı ama bugüne yeterli miydiler tartışılırdı. Görebildiğim kız, biraz Portishead melankolisi, biraz Muse enerjisi, biraz da Jamiroquai karambolüydü. Kızlar muhtemelen dün görüşmelerine rağmen, sanki biri Kazakistan'da diğeri Nijerya'da oturuyor da hiç görüşemiyorlarmış gibi uzun uzun birbirlerine birşeyler anlatıyorlardı. Buna hep şaşırırdım ama şimdi dikkat kesildiğim için daha güçlü kafamda yankılandı. Mekanın boşluğu, kızların neler konuştuğunu duyabilmeme imkan veriyordu ama umursamıyordum. Kızın ne giydiğini de umursamıyordum. Tek umursadığım kızın yüzündeki değişimler ve bunların doğallığıydı.

Epey bir konuşmadan sonra göremediğim kız tuvalete gitmek için izin istedi. Benim kız sakindi, masadaki fesleğende elini gezdirdi ve kokladı. Yüzünde ufak bir memnuniyet oluştu. İşte bu sadelik, bu doğallık beni ona tamamen çekmişti. Beynimde şimşekler çakmaya başladı, aldığım titreşim beni paralel evrene götürdü ve orada bıraktı. Binlerce analitik noktada kızın sadelik-toyluk, doğallık-şekilcilik, karakter-güzellik, eğlence-bayıklık, göz-nizam analizi başladı. Ama beynimi tokatlayıp bir "ne gerek var ulan?" çaktım. Hafif bir hareketle ayağa kalktım ve ona doğru yürüdüm. Ne diyeceğimi bilmiyordum ama birşey demezsem, çok boktan birşey olacağına karar vermiştim. Ona diyeceklerim bundan sonraki hayatımı tamamen değiştirecekti ama henüz bunu bilmiyordum...

10/15/2015

New World Blues

Jacksville, tüm o tozu ve terk edilmişliğiyle karşılarında duruyordu. Radyasyonlu göllerin bittiği yerde, yüksek ve çıplak tepelerin eteğinde artık bir hayalet yerleşimdi. 1956’da kurulan şehir, yakınlarında bulunan bor rezervi ve maden işletmesinin cazibesiyle belli bir miktar büyümüş, ardından gelen büyük patlama ve sarsıntılarının etkisiyle tamamen boşaltılmıştı. Geriye kalan muhtemelen yıkık evler, birkaç ceset ve işe yaramaz eşyalardı.
Federasyon birlikleri, eski dünyaya ait olası değerli nesneleri yağmalamak için sık sık sınırların ötesindeki küçük yerleşim yerlerine yollanıyordu. Will Farron, o ekibin en tecrübelilerindendi, daha önce birçok böyle görevde bulunmuştu. “Bu anlamsız işler için artık çok yaşlıyım” diye geçirdi içinden. Elde ettikleri, göze aldıkları tehlike ve yolculukların yanında bir hiçti; yanmamış birkaç eski dünya klasiği ve bir yemek kitabı. “Eski insanların ne yaptığı çok da s.kimde” derdi hep. Ama işte Federasyon, eski dünyanın ne kadar adaletsiz, kötü ve yaşanılmaz bir yer olduğunun propagandasını yapmak adına, tüm bu nesneleri bir çatı altında toplamak ve insanlara teşhir etmek istiyordu.
Şehre girdiklerinde, yine klişe bir manzara onları bekliyordu. Herşeyin yanmış olduğu gerçeği, burnunun alıştığı o çürük kokusu ve yalnızlık. Ekip, ikişerli üçerli gruplar halinde şehrin derinliklerine doğru yol alırken, Will her görevde olduğu gibi yalnız kalmak istemişti. Tüm o hissizliği tek başına solumak istiyordu. Tamamen yıkılmayan az sayıda ev vardı ve Will evlere bir şey bulmayı beklemeyerek hızlıca girip çıkıyordu. Yanmış bebek odaları, yanmış oturma odaları, yanmış banyolar. “Hep aynı bok, ne arıyoruz ki?” Dış ön cephesi metal konstrüksiyonlu bir işyerine girerken, tam olarak içinden bunu geçiriyordu. Yan duvarı çöktüğünden kapıdan zar zor geçebilmişti. İlk kat yine aynı sıkıcılıktaydı. Çökmüş tavan, koridorun sonunda onun ikinci kata ulaşmasına izin veren doğal bir merdiven görevi görüyordu. Yavaşta tırmandı ve gezinmeye başladı. Kocaman bir odada yanyana yanmış masalar ve sandalyelerin arasında dolaştı. Odanın sağ arka köşesine doğru, kapağı kapalı bir kasa farketti. Patlamanın etkisiyle kasa zarar görmüştü ve kilitli olmamasına rağmen kapağı sıkışmış ve açılmıyordu. Plasma tüfeğini çıkardı ve kapağına bir el ateş etti. Tamamen eritip, içindeki olası nesnelere zarar vermek istemiyordu. Kapak gevşemişti. Bıçağıyla kenarından kuvvetlice ittirerek, kapağı yere düşürdü ve içindekilere bakmak için eğildi. Led ışık kaynağını yaktı ve incelemeye koyuldu. İşyeriyle ilgili birçok değersiz döküman vardı. Kar-zarar hesapları, çizelgeler, aylık harcamalar. Dosyalar içinde düzenli şekilde ayrılmış yığınlar. Sağ üst köşedeki karton kutuyu gördüğünde bunun da aynı yığının bir parçası olduğunu düşünmüştü. Kutuyu çıkardı ve yavaşça açtı. Kutunun içinde katlanmış bir kağıt vardı. Açtı ve hızla karalanmış bir el yazısıyla karşılaştı. O hissizlik, o tiksinme tam ensesindeydi ve boğazında düğümlenen satırlar onu güçsüzlükten yere çiviliyordu:
“Kapitalist düzende, insanların bireyselleşmesi ve özgürleşmesi destekleniyor gibi görünse de, aslında temelde arzu edilen her bireyin ruhsal, fiziksel, düşüncesel ve davranışsal olarak aynı olmasıdır. Özgürlük ve bireysellik, insanlara yeni ihtiyaçlar yaratmak ve yeni tüketim kalemleri oluşturmak adına bir maske olarak kullanılır. Aynı zamanda bu maske, düzenin aklanması ve savunduklarını saklayabilmesini de sağlamaktadır. 
Bireylerin farklı olmasının, toplumun stabilitesi ve düzenin sağlığı açısından bazı sakıncaları bulunmaktadır. Başlıca, insanların farklılaşması farklı düşünce yapılarının ortaya çıkmasını sağlayacak ve düzene karşı durabilecek bir düşünce veya bunu savunan bir insan topluluğu şeklinde muhalefet oluşabilecektir. Bu muhalefet, küçük bir grubu teslim etse dahi, henüz “uyanmamış” büyük toplulukları uyandırabilecek kadar tehlikeli görülmektedir. Bu gruplar ve savundukları “tehlikeli” düşünceler, düzenin güçlü savunma sistemleri ve manipülasyon yöntemleriyle başkalaştırılmakta, zayıflatılmakta ve kontrol altında tutulmaktadır.

Kendini tanıyan, yeteneklerini geliştiren ve farkındalığını tamamlayan bireyler böyle toplumlarda azınlıktadır ve aynılaştırma baskısıyla yaşamaktadır. Bu bireyler, düzenin bir parçası, çarkın bir dişlisi olmayı reddetmekte ve kişisel bazda küçük başkaldırılarına devam etmektedirler. Psikolojik bakımdan isyanlarının sebebi, özgürlüklerinin kısıtlanmış olduğunu hissetmeleri, kişisel saygılarının üst düzeyde olmasından dolayı kendi hayatlarının kontrolüne müdahaleyi kabullenmemeleri olarak görülebilir. Bunun sonucu olarak, aşırı tüketimden kaçınmakta, manipülasyon yöntemleriyle bile bile zehirlenmeyi reddetmekte, emeklerinin ve ideallerinin maddiyatla takasına karşı çıkmaktadır. 

9/23/2015

Bahaneler ve Bananeler

 Hayat kısaydı, kışlar çok karlı, yazlar çok kuraktı. Her yer aşırı kalabalıktı, çok insan vardı ama az insan vardı.)


Hayat çok güzeldi. Caz dinlerken uyuyakalmak, sabah annenin kahvaltısına uyanmak. Kuşların basit yaşamı ne kadar büyüleyiciydi.

(Okumak zordu, okumamak daha zordu. Gençtin ama paran yoktu, sonra paran vardı zamanın yoktu. Trafikte sabırlı olmalıydın.)

Hayat çok güzeldi. Zaman kavramının olmadığı o değerli anlarda beyninden geçenler ve kalbinden akanlar nasıl da seni titreterek canlı hissettiyordu!

(İyi bir insan olunmalıydı, tüm zorluklara göğüs gerilmeliydi. Toplumun senden bekledikleri vardı, senin sen olmanı bekleyemezlerdi, senin sen kalmana tahammül edemezlerdi.)

Hayat çok güzeldi. Mevsimin ilk eriğini nasıl özlediğini hatırlasana. Eskiden eylülleri okulun açılmasını nasıl da heyecanla beklerdin. Beraber uyuduğun bayramlıkların seni gece canavarlarından korurdu. Ya o babanın aldığı ilk cd çalar ve elindeki az sayıda cdyi sabaha kadar dinleyişin? Nasıl da güzeldi eskiden müzik dinlemek.

(Ekonomi zorluydu, geleceğini garanti altına almalıydın. Herkesten iyi olmalıydın, başkasının yapamadığını sen yapmalıydın. Elinden geliyorsa, dünya üzerindeki her işte en iyi sen olmalıydın.)

Hayat çok güzeldi. Lisedeydin ve o kız sana cevapsız atıyordu. Aslında kalbin onun için atıyordu ama lise aşkları ne de geçiciydi. Aşk acısı ne güzeldi, sırtına sopayı indiren de, kalkman için yardım elini uzatan da oydu. Deneyim herşeydi. Büyümek bir tabuydu ama olgunlaşmak çok keyifliydi.

(Güvenebileceğin insan çok azdı, samimi insan daha da azdı. Kimse üretmiyordu, kimse kendine birşey katmak istemiyordu, kimse zorlanmak ve düşünmek istemiyordu. Herkes tüketimi en doyurucu yaşam biçimi olarak belirlemişti ve ihtiyacından daha fazlasını tükettiğinin farkında değildi veya umursamıyordu.)

Hayat çok güzeldi. Ona baktın, bir daha baktın ve bir daha. Aslında ona bakmayınca kendini kötü hissetmiyordun ama ona baktığında hiç bu kadar canlı hissetmemiştin. Beraber yaşlanmak istediğin, sabah yürüyüşü yapmak istediğin, akşam yıldızlara bakmak istediğin kişi oydu. Herşey enerjiydi, herşey güvendi, herşey sevgiydi.

(Yediğin hiçbir şey doğal değildi, kanser artmıştı. Kapitalizm seni, senin zamanını, senin enerjini nasıl sömürürüm derdindeydi. Reklamlar yalandı, gazeteler yalandı. Oysaki herşey insanların daha rahat yaşaması içindi, herşey insanlık içindi, herşey insanlık içindi.)

Hayat çok güzeldi. Artık bir babaydın. Kızına güzel elbiseler alıyordun, saçını tarıyordun. En önemlisi artık büyük oyunu biliyordun ve onu da bir oyunbozan olarak yetiştirmen için yeterli algıya sahiptin. Onu insan sevgisiyle ve gerçek uğraşlarla terbiye edecektin, aşırı maddiyat ve sanal kumpaslarla değil.

(bla blabbla blablablala bla bla blablabla blabla blablabla...)

Hayat çok güzeldi. Artık derin buruşuktu ve hızlı yürüyemiyordun. Ama dünyayı gezmek ne kadar da güzeldi! Tüm o insanları tanımak ve yaşantılarını gözlemlemek. Sevdiğin insanlarla paylaşmak, değerliye vakit ayırıp, gidebildiğin yere kadar gidebilmek. Kelebeklerin soyu da henüz tükenmemişti, kanatları ne kadar güzel renklerdeydi!


Oh me! Oh life! of the questions of these recurring,
Of the endless trains of the faithless, of cities fill’d with the foolish,
Of myself forever reproaching myself, (for who more foolish than I, and who more faithless?)
Of eyes that vainly crave the light, of the objects mean, of the struggle ever renew’d,
Of the poor results of all, of the plodding and sordid crowds I see around me,
Of the empty and useless years of the rest, with the rest me intertwined,
The question, O me! so sad, recurring—What good amid these, O me, O life?

                                       Answer.
That you are here—that life exists and identity,
That the powerful play goes on, and you may contribute a verse.

-Walt Whitman

9/06/2015

Bir metafor olarak "Bolero"

 “Intelligent is sexy."

 
Kendimi bildiğimden beri müzik dinleyicisi olmamla birlikte, farklı düşüncesel dönemlerimde farklı müzik türlerine ağırlık vermişimdir. Mantığımı bileyen, duygularımı coşturan, gaza getiren, omuzlarıma yük olan o farklı deneyimlerden geçip bu günlere geldiğimde, bazı türlerin ve şarkıların daha belirgin bir şekilde geçmişte asılı kaldıklarını ve daha fazla benimsediklerimizin bizi, kendisiyle beraber ileri taşıdığını hissediyorum. Klasik müzik ve caz bir şekilde vazgeçemediğim, özleyip geri döndüğüm, muhtemelen ölene kadar dinleyeceğim türler olarak ön planda görünüyor.
 
Benim görüşüme göre; klasik müziği hayata uyarlarsak şöyle bir metafor elde edebiliriz: “Müzik senin hayatınsa, klasik müzik annene sarıldığında hissettiğin sınırsız güven, sevdiğin kızla aranı düzelttiğinde hissettiğin sınırsız huzur, istediğin işi yaptığında hissettiğin zaman kavramını yok eden sınırsız ahenktir."
 
Maurice Ravel’in Bolero bana yukarıdakilerin toplamını hissettiren yegane klasik müzik eserlerinden biridir ve hatırlayamadığım kadar genç olduğum bir zamandan beri yanımdadır. Zor zamanlarımda yardım eder, karışık duygularını bir asker gibi hizaya dizer ve hepsinle teker teker ilgilenmeni sağlar. Mutlu zamanlarımda bunu katlar, neye baksan çok canlı ve çarpıcıdır - kime baksan gözleri parlar.
 
Teknik konulara çok hakim değilimdir ki, bu konular içerisinde boğulup özütü kaçırmak istemem. Yine de söylenmelidir ki, “Bolero” diğer klasik müzik eserlerinden biraz farklıdır. Hep aynı melodi 15 dakikaya yakın bir süre boyunca tekrarlanır. Bu tekdüzelik, birçok eleştirmen tarafından eleştirilmiş ve teknik açıdan “başarısız” denebilecek bir eser olduğu iddia edilmiştir. Oysa, hayat da bir tekrardan ibarettir. 
 
“Bolero”daki gibi hayat da sessiz sakin başlar. Zamanla bilinciniz gelişir, bildiğiniz tanıdığınız insanlar çoğalır, kendinizi bir duygu ve bilgi seli içerisinde hızlı ilerler bir şekilde bulursunuz. Eserde de, buna paralel olarak şarkıya katılan enstrümanlar çoğalır, şiddeti artar ve bir sel gibi, bir çığ gibi kulağınızdan beyninize doğru akar. Bu akımın en büyülü kısmı, sizi aynı melodinin ruh durumunuza göre motive edebilmesi, mutlu edebilmesi veya hüzünlendirebilmesidir. İşte bu, teknik ve kurgunun engellerini aşan gerçek müzikalitedir. 
 
Çığ büyür, büyür ve sonunda içinizi titretecek kadar etkileyici bir şekilde sonlanır. Bu ölümünüzdür ve “Bolero”daki gibi etkileyici, akıcı ve ani olmalıdır.
 
Hayatını bir şiir gibi yaşayanlara saygıda kusur etmeyerek, hayatı “Bolero” gibi yaşamayı tercih ediyorum.
 
Sevgilerle.
 
 

5/09/2015

3x3

        Ekrem, Eskişehir'deki dört senelik iktisat eğitiminden sonra çevrenin gazıyla rotayı İstanbul'a çevirmiş, Beylikdüzü'nde yaşayan bir toplum karakteriydi. Zayıf yapısı, sağlıksız beslenmesini ve ucuz sigara alışkanlığını ele veriyordu. Zar zor iş bulabilmişti, kıt kanaat geçiniyordu ama sorsalar çok derin amaçları vardı. Daha önce hiç içinde olmamış olsa da, plaza insanlarının yaşamına gıpta ile bakıyor ve kabul görmek adına yöresel genetiğinin tersi davranışlar sergiliyordu. Taksitler kısıtlanmadan önce 24 aylık taksite girip son çıkan iphonedan almıştı. Telefoncular sarayından aldığı ucuz kılıfı "Belkin" diye yutturuyor, tanıdık yokken simit sarayı çalışanlarına wifi şifresi soruyordu. Beymen ile Massimo Dutti'nin çarpıştığı topraklarda, çakma Lacoste pololarla caka satıyor, topluca gidilen yemeklerde patronun gözünden düşmemek adına tek şarap söyleyip, önceden yedim geldim ayağına yatıyordu. Plazanın yangın merdiveninde sigara içerken düşünüyordu, hiç sorgulamadan düşünüyordu: "hipsterlık nası bişey acaba?"

XXX

        Pınar, Bursa'da Gıda Mühendisliği okuyup son sınıfta kendisine yürüyen elemanla nişanlanıp sonradan ailesel uyuşmazlıklarla sonlanan bir ilişkiye sahip bir toplum karakteriydi. İstanbul'da hoşuna gitmeyen bir işe girmişti, memleketten iki hemşeri kızla bir evde kalıyor, kirli mutfak ve saçlı banyo paylaşıyordu. Uzun minibüs seanslarında instagramdan kombin bakıyor, bloggerlara gıpta ediyor ve retrica foto kasıyordu. 2000lerin başında yüzünde flaş patlatıp "corpse paint" elde eden gotik ablalarının bayrağını, "anatomik oluşum kaybetme" şeklinde kendi amaçları doğrultusunda taşıyordu. Eve mat alıp, yogayla meditatif bir ruh haline ulaşmakla, outlet avm'de kendinden geçmek arasında gidip geliyordu ama eve gitse iyi olacaktı. Bakkaldan hazır noodle ve coca cola zero aldı, otuzlu yaşlarına ulaşamamış olmasına rağmen aşırı sağlığını belli edercesine yaşlı bir surata sahipti ama ona göre deneyimdi, kazanımdı, paylaşımdı. Uğraşırsa çok like'tı.

XXX

        Fatih, on dokuz yaşındaydı ve gençliğinden başka pek birşeye sahip olmayan bir toplum karakteriydi. Karaköy funiküler girişinde saat ve pil satıyordu. Okutabilecek durumda olmayan babası, onu küçük yaşta buralara sürüklemişti. İstanbul adil değildi ama martılar, deniz kokusu ve simit iyi hissettiriyordu. Önünden geçen yüzlerce insanı saatlerce inceler, tahminlerde bulunur ve kendince çıkarımlar yapardı. Tüm bu asık ve yorgun yüzlerden sonra kendini şanslı bile hissetmeye başlamıştı. Demek ki, "sahip olmak"tan ziyade "olmak" daha mutlu edici diyordu. Yetişeceği bir iş görüşmesi, yalakalanması gereken bir üstü yoktu. Rave partyde kendini ortama kabul ettirmesi gerekmiyordu. Çevresindeki dünyadan o kadar soyutlanmış durumdaydı ki, bir yerden sonra dünya da kaybolmuştu. Ne kadar yoksa, o kadar çoktu.

1/17/2015

"O"

 Tüm bu yetiştirmem gereken işlere rağmen, ne bok yemeye gidiyorum? diyerek gitmiştim ilk buluşmaya. Yeni biriydi, karşıdan geliyordu ve İzmir ılık esiyordu. Tiril tiril vintage elbisesi, sade spor ayakkabısıyla İstanbul görmüş bir İzmir kızıydı. Saçları siyah ve küt kesilmişti, bilekliği el yapımıydı.

İki biradan sonra hala durgundu, kendini anlatmaktan ziyade dinlemek istiyordu. Sigarayı çok şey görmüş ya da hiçbir şey görmemiş gibi içiyordu, o an bunu anlayamayacaktım. Gözlerini geçmişten kaçırıyordu ama geleceğe de odaklayamıyordu.
Bar yalnızdı. Bar, masif ahşap, kuruyemiş ve bira kokuyordu. Ruhsuz bira altlıkları etrafa saçılmıştı.
Tuvalette rujunu tazelemişti, gecenin sonuna yaklaşırken aklımda kiraz dudaklı kalmak istiyordu. Oysa bitmek bilmeyen bir gitme isteğiyle, hiçbir yere ait değilmiş izlenimi uyandırıyordu.




(15 ay sonra)

İzmir yazının gecesi bile sıcaktı.
Şarabın yanında yiyecek birşeyimiz yoktu. Tek kişilik koltuğu, küçük kare balkona çıkarttık, hoparlörleri köşelere yerleştirdik. Sevdiği müzikleri hep yanında taşırdı, sanki geri dönemeyecekmiş gibi. 
Aşkın tadını ilk ne zaman aldığını bilse de, onu hangi ilişkinin sonunda bıraktığını hatırlamıyordu. 
Sokaktan sarhoş üniversiteliler ve arada havlayan köpekler geçiyordu.
Bir yerden sonra kendi dediğimizi bile kavrayamayacak kadar felsefik hayat tanımları yapıyorduk, ya şarap az gelmişti yada bu gece, risk gecesiydi. Ayakları çıplaktı ve gül kurusu oje sadece ona yakışıyordu.
"Gitmek istiyorum" dedi, "...okuduğum bölümde mutlu değilim" dedi. "Kafamı toplamam lazım..." dedi. Sahile, Ada'ya kaçmak ister gibi dememişti bunu.
"Kendinden kaçan biri için iller köy, büyükşehirler ilçe, ülkeler Bilecik gibi görünür" dedim. Güldü, yüzüme baktı. Birşeyler diyecekti vazgeçti, kafasını omzuma yasladı.
Yıldızlar, karşılıklı dileklerimizi karşılamak adına göz kırpıyordu. Bu bizim son görüşmemizdi ve bunu biliyorduk. Seni, "sen" olarak bilen ve "şu" olarak bilmek istemeyen dostunu kaybetmekti korkutan. Kendini kaybetmeyeceğine emin olsaydım, onu kaybetmek aslında kazanmak olurdu ama böyle olmayacaktı biliyordum. O, çoktan gitmişti.

1/07/2015

Günaydın astral denizkabukluları, şimdi evrenin en enerjik uzun dalga radyo şovu sizinle! (2015 edişın)






Haykırmalısın gökyüzüne!


Gözlerin milyona varıyor kabaca,

Yer uzuyor, okyanus kırılıyor,
Ağaçlar tepeleme yığılıyor dağların eteklerinde.
Kulakların artık iyi duyuyor sinsice.
"Tenebrarum Oratorium" çalsa da bazen kafanda,



Senkronize cennet ıslıkları başını döndürüyor,


Gecelerin masallarını dinler oluyorsun ateşi söndürerek.

Yediklerin artık içinde büyüyor,
İçtiklerin beynini zehirliyor,



"Seni görmeyeli epey oluyorsun" da hissedemiyorsun.



Duvarlar katlanıyor, camlar kırılıyor,

Sesler değişik frekanslarda
(Uçuşan kelebekler ve narin yaz çiçekleri)
Beyninde oynaşıyor,

"Evet, çok güzelsin" oluyorsun da birleşmiyor kolların.


Leylekler yere düşmeye başlıyor,


Gagaları kırılıyor tok sesler çıkararak,

Karınları şiş halde üzüm kokuyorlar,
Taneleri bitmiyor da sen yemeye doyuyorsun.




Mavi-mor masa örtüleri yanıyor,

Radyasyonlu sularda ıslanıyor ayaklar,
Bulutlar asit işiyor evlerin tepesine,
Diş macunu yiyen çocuklar,
Titriyor artık paslı masaların altında,
Hırs bürüyor gözünü de net göremiyorsun.






Haykırmalısın gökyüzüne!

Ölü sonu programlıyorsun sistematik olarak
Eskiyen kartpostallar ve erimiş ayakkabılar,
Kırık taraklar ve çift taraflı açılmış kalemler,
Yoğuruluyor uçurumun dibinde,
Tepeden izliyorsun kekin hazırlanışını,
Birkaç üzüm tanesi düşüyor gökten,
Saçmalıyor defterler, kitaplar,
Ardarda flaşlar patlıyor gökyüzünde,
Buzlar eriyip havuç oluyor insansı şekillerde,
Homurdanıp keke batıyorlar tek tek,
Aşklar ısınıyor da pişiyor kek,
Masallar yükseliyor sanki,
Anlıyorsun ki kek vakti geldi,
Bırakıyorsun uçurumdan aşağı kendini,
Kekin içinde kayboluyorsun da doyamıyorsun bir türlü.

Başka bir yaşamda…

“All that we see or seem is but a dream within a dream.” Edgar Allan Poe 2007 yılının ağustos ayıydı sanırım. Sıcak bir günde İzmir’e doğru ...