Tüm bu yetiştirmem gereken işlere rağmen, ne bok yemeye gidiyorum? diyerek gitmiştim ilk buluşmaya. Yeni biriydi, karşıdan geliyordu ve İzmir ılık esiyordu. Tiril tiril vintage elbisesi, sade spor ayakkabısıyla İstanbul görmüş bir İzmir kızıydı. Saçları siyah ve küt kesilmişti, bilekliği el yapımıydı.
"…that you are here—that life exists and identity, that the powerful play goes on, and you may contribute a verse."
1/17/2015
"O"
1/07/2015
Günaydın astral denizkabukluları, şimdi evrenin en enerjik uzun dalga radyo şovu sizinle! (2015 edişın)
1/02/2015
"peki"
Son 10 dakikadır "Lens solüsyonum yok!" diye diye evi arşınlıyordu. Ayaklarının beyazlığından kırmızı ojeler bağırıyor, bozulmuş göz kalemi minimalizm kokuyordu. Dünden kalma cips paketi gözüme takıldı ama üşengeç bir adam için fazla uzaktı. Oasis'in dediğine çok da uzak değildim: "...so i started a revolution from my bed". Yeniden ona baktım, ne zamandır bu kadar endişeli, bu kadar enerjisi düşük görünmüyordu. Dünkü neşesi gitmiş, yerini ekonomik krizde işletmesi iflas eden küçük esnaf tripleri almıştı. Lens bitti çorap başladı, çorap bitti rimel başladı. O an için insan enerjisini emip, mekanik enerjiye çeviren bir transformatördü. Hani aşk "yarım ağızla sabah öpücüğüydü, güneş ışıkları perdeden içeri penetre olurken kıps atmaktı"? Bir tumblr kızının 19 senelik yaşamında hayata dair herşeyi çözdüğüne çok emin olması kadar emindim ki, bu durum hoşuma gitmiyordu...
Hayat güzeldi ve daha güzel olacaktı. Akşamüstüne doğru hava iyileşmiş, rüzgar kesilmişti. Elele, batan güneş eşliğinde yürüyorduk, boş elimle çaktırmadan cebe uzanıp maymunlardan artan fıstığı yiyordum. Nedenlerini sormadım, sonuçlarını irdelemedim, en muhteşem gündü. Uzaklardaki bir cafeden gelen müzik bizim içindi ve hep öyle "bizim" kalacaktı:
"...Oh, it's such a perfect day,
I'm glad i spent it with you
Oh, such a perfect day
You just keep me hanging on
You just keep me hanging on..."
(bknz ve hssedinz: http://www.youtube.com/watch?v=QYEC4TZsy-Y )
12/31/2014
"...House Cafe'nin önünde buluşalım"
"... House Cafe'nin önünde buluşalım." Mesaj Estee Lauder sıkılmış gibi kokuyordu. Soğuktan korur gibi durup korumayan montunu giydi, saçına doğal karıştırılıp uğraşılmamış izlenimi vermek için hatırı sayılır bir zaman harcadı. Evin tüm inorganik komponentini saçına sürmüş gibiydi ama bunu sadece kendisi bilecekti. Yeni ayakkabısını giydi ve dış kapıyı üstüne kapatarak 2 saniyelik ani "anektarlar yoksa koltuğun altında mı kaldı?" sorgusunu yaşadı. (Bknz ve hissednz: http://www.youtube.com/watch?v=cHYZy8SFp54 ) Neyseki cebindeydi. Eski apartmanların heryerini mermer kaplama anlayışını hiç kavrayamamıştı ve buram buram nemini irritesini depoladı aşağıya inerken.
"... House Cafe'nin önünde buluşalım." Attığı mesaja 5-10 saniye baktı. Çok mu davetkardı, çok mu hadi ciddi şeylere ciddi yerlerde başlayalımdı? Bilemedi, omuz silkti. Neyse neydi. Düz fön için uzun, detay kasmak için kısa zaman vardı. Makyajı abartmadı, saçını kabartmadı. Soğuktan korur gibi durup korumayan montunu giydi, iyi ki hayat kurtarıcı slim fit pantolonu vardı. Yeni çizmelerini ayı gibi kartondan çıkardı ve hızla giyerek dış kapıyı üstüne kapattı. Sanki birşeyi es geçmişti, saç düzleştiricinin fişini çekmiş miydi? (Bknz ve hissednz: http://www.youtube.com/watch?v=pPD8Ja64mRU ) Hayal meyal hatırlıyordu. Asansöre binip, saçını düzeltti, bir daha düzeltti, iki defa düzeltti. Dış kapıya yaklaştıkça, topuklu sesi davudi bir ton alıyordu.
"Ferda Anıl Yarkın'a ne oldu?" Minibüste hem ayaktaydı, hem de kafasında bu çılgın ve googleın da tam emin olamadığı soru vardı. Kıza ardarda gelen 5 saniye boyunca odaklanamıyordu, izelçelikercan dolu kafasındaki közde patates pişirip içine ne koysam diyordu. "Tanışıklığı, randevuyu yönlendirmek" erkeklik göreviydi ve kafasındaki kroki sıçıyordu. Sonra waffle yeriz, içeriz, sonra kokoreç yeriz? Yürürüz ama topuklu giymişse taksi çağırıp parasını hop hop diyip öderim? İhtimaller denizinde salını üfleyen beyaz alt üstlü, tribal kolyeli Mustafa Sandal gibiydi, jest olmuştu vallahi mest olmuştu.
Topuklu giydim, iyi bok yedim diyordu kendine. Çantaya babet atma alışkanlığının nadiren sıçtığı zamanlardan biriydi. Neyseki taksi vardı, şoför sarı atlı prens Osman dayı gibiydi. Sigara delikli arka koltuğa oturdu... Trafiğin ilerlediği nadir anlarda, üstündeki isteksizliği düşündü. İyi çocuktu, ilgiliydi, hem kendi de randevu altyapısına katkıda bulunup sosyal medyada feedback-like atmıştı. Çocuğa ardarda gelen 5 saniye boyunca odaklanamıyordu, Aslı'dan erken gelen "naptınız, buluştunuz mu;) çocuk nasıl?" whatsapp mesajı daha bir germişti onu sanki, vakitsiz düğümlenen osuruk gibi.
Buluşmaya bir erkeğin geç gelmesi kadar isteksiz gösteren, ılık bir durum yoktu ama erken gelmekten de hiç hoşlanmıyordu. Minibüs yardırmıştı, minibüs coşmuştu. Önümüzdeki 10 dakika gözler balyaj tarayacaktı, burun adrenalin koklayacaktı. Akıllı telefonun kilidini açıp, sağ sağ yardırıp menüler arası dolaşıp geri kapayan günümüz gergin insan modeline bir tık kalmıştı, o da gerekeni yaptı...
İlk defa bir buluşmaya tam zamanında varacağını düşünerek, kikirdedi. Şans eseriydi, yoksa diğerlerinden ayrı bir önemi yok gibiydi. Taksi yardırmıştı, taksi coşmuştu. Elazığ bölgesi türküleriyle şoför dayı direksiyonla bir bütün olmuş, vücudu akışkan kıvam alarak kolayca arabaların arasından ilerlemiş ve varması gereken yere olanaksız bir sürede varmıştı. Acaba gelmiş midir düşüncesi hem tırt bir heyecandı, hem de olması gerekendi, "Geç kalan erkek samimiyetsizdir" diye düşündü.
"Bu o olmalı" dedi içinden. Profil pikçırdan biraz uzak bir profil çizse de, iyiydi güzeldi. Estetik anlayışına saniyede 12 iyi nitelik çarpmıştı.
"Heh gelmiş bari" dedi içinden. Profil pikçırdan biraz uzak bir profil çizse de, fena değildi. Estetik anlayışına saniyede 8 iyi nitelik çarpmıştı.
"Merhaba." "Merhaba." "Nasılsın-iyiyim-sen-iyiyim sen nasılsın- iyii, sen" döngüsüne girip tebessüm yaratan yeni tanışan paradoksuna neredeyse yakalanmak üzereydiler. Kız bunu olumlama, erkek sıçma olarak nitelendirdi. Evrendeki sonsuz sayıda yıldızın, sonsuz sayıda yıldızla çarpışma ihtimallerinin sonsuzluğu gibi akıllara durgunluk verip, aynı zamanda büyüleyen bir dünyaya beraber adım attılar. Kapının yanındaki seyyar takıcıda eski türkçe pop şarkılarından biri cazırtılı olarak duyuluyordu:
"Kel başa şimşir tarak, bu ayakları artık bırak
Ne işin var ki diskoryumda yanında bir kız sarımtrak
Ayranın yok içmeye, atla gidersin çeşmeye
Bu ne perhiz, what is this
Aman İsmail, can touch this."
12/18/2014
kafalar karaköy, hayaller calexico
![]() |
| Hüppf |
Karaköy'de akşam üstü hava kararmaya yakındı. Kuşlar, simit atan dayı ve canon eos400d taşıyan üniversite1 öğrencisi için yok olma, oduncu gömlekli ve siyah kemik çerçeveli için reenkarnasyon vaktiydi. Neon göz kalemi, aslında yeterince neon değildi.
12/25/2010
Small Pink Elephants
The years of joy and amusement turned into a sincerity festival.
12/06/2008
98
Gecenlerde yine dusunce hoppodileri yasarken farkettimdi: Bilincaltimda en cok yer eden yilin 1998 oldugu...
12yasinda, estetikten cok rahatligi onemseyen ergenlik girisime rastlar bu nadide yil.Saclar 3numara, giysiler sportif-bugsbunyden lcwaikikiye gecis periyodu.Cocukluk cevikliginin hala devam ettigi, ayaklari acarak kapiya tirmanabildigim son yillar sanirsam.Bu yila dair hatirladigim en onemli hadise, 98Fransa Dunya Kupasidir.Yazlikta, tatli bir meltem esliginde garip maclar, garip tatlar. Ronaldonun, Fransanin gaz oldugu seneler.Mac sonralari cips artiklarini temizlemece, etraftan gelen takir tukur okey karma sesleri...
Dunya Kupasiyla beraber kucakkucaga gelen baska bir akim daha vardir.Latin firtinasi; Ricky Martin, Shakira, Jennifer Lopez, Marc Anthony... Bianda turediler kimse birsey anlayamadi. Shakira - Ojos Asi suanda dinledigimde bile kazandibimsi tatlar uyandirir bende.Hulyavsarin RickyMartin'in gotunu ellemesi de ayni sene midir, bilmem.
Ayni zamanda Pringles'in market raflarinda ilk kez boy gosterdigi yildir 98.Cocukluktan beri cheetos gibi boktan cipslerle kandirilan korpe bunyelere, cennet meyvesi yemis hissi veren pringles, ozamanlar o yastaki cocuklar icin altin kadar degerlidir.Hala daha pringles aldigimda buaksam 7 tane yiyim, gerisi yarina kalsin yada gizli yiyim, kimse gormesin triplerine girerim, aliskanlik iste.
O yastaki beyinlerin en genis zaman tabanli oyalayicisi olan pc oyunlari da benim aklimda yer etmisti tabiki.O zamanlar deli gibi fifa 98 ve Civilization2 oynadigimi hatrlarim.Bebeto'yla orta sahayi gecer gecmez vurursan gol olur.Ruslari sec, deli gibi sehir kur,sonra asker bas, tamam dunya senin.
Ha bide Shitbug Gamze vardi, onu da unutamam. (:
Başka bir yaşamda…
“All that we see or seem is but a dream within a dream.” Edgar Allan Poe 2007 yılının ağustos ayıydı sanırım. Sıcak bir günde İzmir’e doğru ...
-
“All that we see or seem is but a dream within a dream.” Edgar Allan Poe 2007 yılının ağustos ayıydı sanırım. Sıcak bir günde İzmir’e doğru ...
-
Tüm bu yetiştirmem gereken işlere rağmen, ne bok yemeye gidiyorum? diyerek gitmiştim ilk buluşmaya. Yeni biriydi, karşıdan geliyordu ve ...
-
“Just cos you feel it doesn’t mean it’s there” Sanki artık kimse Radiohead dinlemiyor gibiydi. Sanki artık gizlice yaşatılan izole bir güz...





