9/27/2018

Başka bir yaşamda…

“All that we see or seem is but a dream within a dream.”

Edgar Allan Poe

2007 yılının ağustos ayıydı sanırım. Sıcak bir günde İzmir’e doğru otobüs yolculuğu yaparken tanıştım Ludovico Einaudi’yle. Divenire albümünü baştan sona 2-3 defa dinledim ve tamamiyle bozguna uğradım. Etkilendim, şaşırdım, dağıldım, yeniden toparladım ve tekrar dağıldım. Her seferinde başka şekillerde birleştim ve farklı kişilik parçalarımla farklı duygulara kapıldım. İçsel bir yolculuk, bilinçaltına bir kısayol veya gündüz gözüyle rüyalar görmek gibi. Hala tam emin olamıyorum. 

Sadelikten beslenen ve bu derece yoğun duygular oluşturabilen hafif ürkütücü ve yol gösterici tınılar o zamandan beri hayatımın her yüzünde var olmaktalar. 1988’den 2015’e uzanan albümlerden birçok parçayı beğenmeme rağmen, I Giorni’deki In Un’Altra Vita’nın ayrı bir yeri olduğunu söyleyebilirim. İtalyanca “başka bir yaşamda” anlamına gelen bu parça, bende sinematik bir etki bırakıyor. İlginç olan, şarkıyı dinlerken eskiden beri hep aynı rüya klibi kafamda döndürüyorum. Yıllar geçiyor, en başta ben değişiyorum, ortamlar değişiyor, insanlar değişiyor ama bu klip ve hissedilenler hep sabit. Bazen oyuncu oluyorum, bazen dışarıdan olayları izleyen bir göz. O kadar tekrardan sonra artık ufak ayrıntıları bile tanımlayabiliyorum.

Bu aktarılması hem kolay hem de zor bir frekans. Kolay çünkü, olaylar çok belirgin bir sırada devam ediyor ve sonlanıyor. Zor çünkü bahsettiğim olay ve hisler bütününün, bu deneyimin çok az bir kısmını anlattığına eminim. Detaylı açıklasam da, günlerce düşünsem de, size neyi deneyimlediğimi aktaramam. Yine de bu yazı, bunu denemek için bir girişim olarak düşünülmelidir.

Parça, dümdüz bir ovada (yada çölde) başlıyor. Üstümde bej renginde, dokunulunca çuval hissiyatı veren bir paçavra var ve ayaklarım çıplak. Yer gök beyaz. O kadar beyaz ki çevreye bakınırken gözlerinizi kısmanız gerekiyor. Güneşin aydınlığından ziyade, sonu gelmez bir beyazlık. Hafif bir esinti de olduğunu düşünüyorum çünkü çok ileride hafif kıpırdanan bayraklar görmeye başlıyorum. Bu bayraklar, Kurosawa’nın Ran (1985)’indekilere benzer bayrak direklerinde pastel tonlarda renkli bayraklar. Bunları kimin taşıdığı meçhul, taşıyıcıları gölgeler ve karaltılar şeklinde görüyorum. Sadece bir insan boyundan çok daha uzun olduklarını farkedebiliyorum, 2,5 belki de 3 metreler. Tüm yönlerde görebildiğim tek şey onlar. Hafiften ürkütücü olsalar da, o yönde ilerliyorum. Mesafe daraldıkça, gözümde daha da devleşen karartılar içimdeki büyük huzurla çarpışıyor, onu itiyor, tekmeliyor, hakaretler savuruyor. Yine de kararlılıkla ilerliyorum, bir  şey bulacağıma eminmişim gibi. Koşar gibi birkaç hızlı adımdan sonra, aşağıya doğru sarmal şeklinde bir merdiven görüyorum. Merdivenin yan duvar tuğlaları yerle sıfır hizada başladığından, onu daha uzaktan farkedemediğimi anlıyorum. Tuğlalar normal büyüklükte, açık kahverengi renkte ve belli aralıklarla çatlaklar barındırıyor. Merdivenin ortasındaki boşluktan aşağıya doğru baktığımda, azalan ışığın da etkisiyle koskocaman bir karanlık görüyorum. Bayraklı karaltılara ve dipsiz çukura bakıp bir karar vermem gerektiğini anlıyorum. Merdivende attığım ilk birkaç adım telaşlı ve dikkatsizce ama sonrasında alışıyorum. Sürekli dönerek aşağıya iniyorum. Parçanın bir bölümü, merdivenlerden aşağıya inişi (ve sonrasında yukarı çıkışı) temsil eder şekilde, sürekli yinelenen bir melodiyle devam ediyor (dikkatli bir dinlemeyle hangi bölümü kastettiğimi anlayabilirsiniz). Bir yerden sonra, merdivenler artık yarı karanlık bir hal alıyor, gölgeler büyüyor ve rutubetli bir sıcak cildimi közlüyor. Bir elin, bir soğuk ve kirli bir elin eksik tuğla boşluğundan bana doğru uzandığını ve ilk defa dokunduğunu hissettiğimde irkiliyorum. Birden çok el, yan duvar tarafından uzanıyor. Bazıları çocuklara ait, bazıları yaşlılara ait, kir pas içinde, tırnakları uzun veya kırık eller. Bandajlanmış, yaralı eller. Kafamı çevirip bir an baktığımda karartıda yüzlerini görür gibi oluyorum, yorgun, endişeli, korku dolu. Beni boşluğa itmeyi mi amaçlıyorlar, onları kurtarmamı mı istiyorlar, ne anlatmak istediklerini bilmiyorum. Onlara bakmamak adına, olabildiğince önüme bakıyorum ve hızlanıyorum. Tüm klip boyunca, bir yerlere bir amaç doğrultusunda ilerlediğim duygusu hakim. Ki burada da merdivenlerin derinliklerinde bir yere ulaşacağıma, bir neden için aşağılara indiğime emin ilerliyorum. Gittikçe daha dayanılmaz bir şekilde, derinlere sürükleniyorum. Merdivenlerin sonu gibi bir yerde, acemice oyulmuş bir mermer yükseltinin üzerinde, kirli bandajların ve çok uzun süre önce sönmüş eriyik mumların arasında, buraya geliş sebebimi görüyorum: zarif bir şekilde kundaklanmış bir bebek. Gözleri kocaman ve benim göz rengimde, yüzü biraz şaşkın ve ürkmüş şekilde. Onun kucağıma alıyorum, sanki beni bekliyormuş gibi tanıdığı biriymişim gibi gözleriyle beni izliyor. Alıp onu yukarı çıkmaya başlıyorum, indiğimden çok daha hızlı bir şekilde. Tuğlaların arkasındakiler bu sefer çılgına dönmüş gibi bağırıp çağırmaya, ellerini aşağı yukarı daha hızlı sallamaya başlıyorlar. Darbeler yiyorum,  bazı yerlerde sendeliyorum, üstüm başım yırtılıyor. Ama yukarı çıktıkça etrafın daha da aydınlandığını farkediyorum. Kırılmış umudum, parçalanmış huzurum tekrar eski hükümdarlığına geri dönüyor gibi hissediyorum, gitgide ferahlıyorum. En sonunda yüzeye ulaşıyorum ve bayraklı karaltılara doğru bakıyorum. Zamanla bana doğru o kadar yakınlaşmışlar ki, artık boyları 10 metreye yakın devler. Hala karaltılar ama uzun parmakları ve zayıf çelimsiz bacakları daha ayrıntılı görülüyor. Kafalarının etrafı sanki koyu griden bir yosunla, bir sigara dumanı bulutuyla kaplı görünüyor. Elimdeki bebeği gördükleri anda, bana doğru var güçleriyle koşmaya başlıyorlar. Bazıları bayrak direklerini bir silah gibi kullanma niyetiyle uçlarını bana doğru doğrultarak, bazıları ise bana ulaşmalarını kolaylaştırmak amacıyla ellerindeki bayrakları atarak tam gaz ilerliyorlar. Bu korkutucu görüntü sonrası, ben de tam gaz ters yönde koşmaya başlıyorum. Şarkının sonlarına yaklaştıkça dinleyenlerin hissedeceği umut, yüreğimden taşıyor ,ayaklarıma güç veriyor, hatta bebeğin yüzü gülmeye başlıyor. Arkamızdaki gulyabani sürüsüne rağmen, bebek o kadar keyifle gülüyor ki, herşey önemsiz hale geliyor. Her ne kadar merdivenlerde çok yorulmuş, terlemiş, kirlenmiş olsam da, o kadar hızlı ve şevkle koşuyorum ki, ayaklarım kanıyor. Ardımda bıraktığım beyazlığa kırmızı izler bırakıyorum. İlerledikçe artık sona yaklaştığımı hissediyorum, parça gibi… Öylesine bir beyazlığa doğru giriyoruz ki, gözlerimi daha fazla açık tutamıyorum. Kapatıyorum ve koşuyorum… Sonsuz bir huzur hissediyorum…

Klip ve parça burada sona eriyor. Bebeğin, bayraklı karaltıların, sarmal merdivenin, korku dolu ellerin ve sonsuz beyazlığın neleri temsil edebileceği konusunda aklınıza bazı fikirler muhtemelen gelmiştir. Benim de bazı tahminlerim var elbette, ama hak verirsiniz ki bunlar burada paylaşılamayacak kadar özeller. Geçen seneler boyunca, o parçayı dinlediğimde bu klibi (sadece bu klibi) baştan sona zihnimde otomatik olarak oynatırım. Tüm sıkıntılarına rağmen, sonsuz huzur için tekrar, tekrar oynatmaya değer.

Başka bir yaşamda…

“All that we see or seem is but a dream within a dream.” Edgar Allan Poe 2007 yılının ağustos ayıydı sanırım. Sıcak bir günde İzmir’e doğru ...