4/20/2017

Büyük Oyun

Hayatınız boyunca doğrular yanlışlar denizinde debelenip durduğunuz ama o olması gereken'e ulaşamadığınız hissini yaşadığınız yüzyıl 21. olandır. Aslında sizin size modifiye doğrularınız vardır ama elbette herkese iyi gelecek, herkese sınıf atlatacak bir doğru olmalı değil mi? Yoksa kaos olmaz mı? Yada insanoğlunun ilerleyişi tek bir ortak doğruda omuz omuza mücadele gerektirmiyor mu?

Oysaki hayat, her bireyin kendi dünyasını algıladığı kadardır. Algı, kontrol mekanizmasını o da değer yargılarını yaratır. Alın size algının sonsuzluğu kadar sayıda doğrular ve yanlışlar. Size özgü, size iyi gelen, sizin oluşturduğunuz.
-Mis gibi tam sizin ayağınıza yorgan gibi dikilmiş doğrularınızla içiniz sıcacık olmuşken, toplum overlokçusu hoparlörden bastırıyor "9.90a herkes sahip olsun diye!!". Diyorsun "tövbe, biz iyiydik böyle, nerden çıktı şimdi bu? Almasak da olmaz, geri kalırız". Ama bu herkesin aldığı doğruların boyu kaçsa siz ona göre dizlerinizi büküyorsunuz, ayağınız açıkta kalmasın diye. Sizi kendi ebatlarında ŞEKİLLENDİRİYOR aslında. Bravo, hem geride kalmadınız hem de ayağınız yine dışarda kalmadı.
Sizden de birşey kalmamış olabilir...

Ama hem size kendi doğrularını satacaklar, hem de sizin geriye dönüşünüzün önünü kesin olarak tıkayacaklar. Sizi hem fastfoodla besleyecekler, hem de "doğru olan six pack sahibi olmaktır" diyecekler. Böylece ekstradan bir de protein tozu, kreatin, spor salonu acceptance fee kitleyecekler. Win-win'in allahı sizin üzerinizden geçiyor ama siz ucundan bile faydalanamıyorsunuz. En güçlü illüzyonları da bütün bunların hepsinin SİZİN YARARINIZA olduğuna sizi acayip inandırmış olmaları.

Ha tabi, bir de unutmadan bir ihtimal özgün doğrularınızla çarkın dişlilerine çomak sokarsınız filan, birilerini de uyandırırsınız. Ne kadar tehlikeli olursunuz. Aman diyim. 

Welcome to Büyük Oyun. 

4/18/2017

Sonsuz Yürüyüş

 

4fdb1dfac51deb19dd930fbee85e398c.gif
“Just cos you feel it doesn’t mean it’s there”

Sanki artık kimse Radiohead dinlemiyor gibiydi. Sanki artık gizlice yaşatılan izole bir güzellikti ve bunun dışavurumu kabul edilemeyen bir durumdu. Ucuz hayatlara, ucuz müzik iyi gidiyordu. Boşa yaşanmışlıkların tanrının olası cennet mükafatı ile tesellisi ve “bu sırada biz oyalanıyoruz” bakışları. İşte eşine bok gibi davranan hıyar bakkal, hah bu da paraya tapan sözde iyilik meleği berber. Bu mart sabahında aklımdaki bu düşüncelerle sokağın kenarında dikiliyordum. Hava açık ve serindi. Karşıdan gelen alka seltzer mideli kızlar kahvaltı edebilecekleri bir yer arıyorlardı. Artık sabahları açlık hissetmiyordum, aç karna sigara sonrası poğaça çaya bağlanıyordu veya işten güçten tamamen unutuyordum.

tumblr_ltjo2axcvr1qdszcj.gif
“…We are accidents waiting
Waiting to happen”
Karşıya geçip ağır ağır yürümeye başladım. Tüm o yoğun haftalar boyunca çalışmaktan dışarıda bir hayat olduğunu unutmuştum. Ama ne hayat. Kuşlar, soğuk güneşte yapraksız ağaç dallarının dekorlarıydı. Kedilerin cehennemi, insanların miyavlamaya başlamasıyla oluşmuştu. Sigara, sanki insanların kafası aniden patlayıp diğerlerinin üstünü pisletmesin diye icat edilmişti. Cep telefonu da, insanlar birbirinin yüzünü unutup hayal güçlerine aşık olsun diye piyasaya sunulmuştu. En pis şey olarak görülen “bok”, bu dünyada insandan çıkan en yalın şeydi. Ne olduğu belliydi, gizli bir amacı yoktu. İki adım ötede, sessizce rolüne saygı duyardı.
giphy.gif
“…There’s always a siren singing you to shipwreck
Stay away from these rocks we’d be a walking disaster.”
Algılarımız hayatımızı şekillendiriyordu, kar birine göre soğuk birine göre suydu, zorluk birine göre üzüntü birine göre fırsattı, aşk birine göre heves birine göre amaçtı. Bu görecelikte genel bir doğru barınabilir miydi? Bankta otururken baktığım bu ulu ağaç bunun cevabını verebilir miydi? Devirler boyunca kimbilir kaç kişi bu soruyu ona sormuştu ve kimbilir kaç kişi bu cevabın kendinde olduğuna emindi? Önümden tek derdi “nasıl hayatta kalırım?” olan bir sokak köpeği geçti. İleride durdu, bir an bana doğru baktı.
2c10c6236e1291bd446c277e5788ce1c.gif
“In pitch dark I go walking in your landscape Broken branches trip me as I speak Just cos you feel it doesn’t mean it’s there…”

4/05/2017

"Deniz mahsüllü pizza, Aynştayn ve Abovv"

 Bu seferki biraz farklıydı. Farklıydı. Bana antropometri merakını gidermek ister gibi yaklaşmıştı. Elbet biraz the Smiths'le başlamış, elbet biraz "Sakin diye bir grup varmış" ile devam etmiş ve "İzmir'de misin sen de, ne hoş" ile bitmişti. Kız bana yeşil tapınak fakültesini gezdirmişti. Binbir Fatih Terim mimiğiyle bana botanik literatür kusmuş, latince tamlamalarla beni fotosenteze zorlamıştı. Dikenliler, geniş yapraklılar, götten bacaklılar... Bu akademisyen beyinle akşam yemeği de neyin nesiydi? Yine sürreal viteste yakalanmıştım. Söz verdiysem gitmeliydim, giderdim. Sonuçta, risk geceleri ileride en hatırlanmaya değer gecelerdi...


İsminde aynı seslinin çok tekrar ettiği bir kızdı. Kareli spor gömlek böyle kızlara iyi giderdi. Tekrarlanan paternler onun yaydığı enerji sekanslarının frekansını yakalayacak ve tensel uyuma doğru giden yolda... Kafam uçmuştu. En sonunda yeni aldığım kotun üstüne standart üstü tişörtümü giydim. Her markanın standart üstü tişörtü vardır ve mağazalarında ilk bakışta fark edilmezler. Yanlızca bakmayı bilen ve niyeti bozanlar onu fark edip, ona sahip olabilir...

Merdivenlerden hızla indim. Hesaplamalarıma göre geç kalacaktım. Halı sahada şişen baldırların daha efektifi, kızla geç kalınması muhtemel buluşmaya hızlı hızlı giderken elde ediliyordu. Hafif terlemeye ve heyecana eşlik eden kas yanması seni bir divaneye çevirirdi. Bir divane şeklinde Bornova Metroya vardığımda yine ayrı semtlerde oturan sevgililerin öpüşme akşamüstüsüne denk geldiğimi anladım. Hızla turnikeden geçip koştum ve hareketlenmek üzere olan metroyu yakaladım. Teyze yanında kendimi güvenli limanıma park ettim ve comfort zone umda yolculuğun bitmesini bekledim...

Buluşma yerine vardığımda gözlüğü arkasından meraklı gözlerle etrafa bakınan kızı gördüm. Yanında et al şeklinde bir güruh vardı. Oraya doğru yaklaşırken birkaç kişiden "bu o mu la?" bakışı yememek mümkün değildi. Kıza, bana doğru bakmadığı sırada hızlı yaklaşıp aniden karşısına dikilip "shock therapynin indüklediği aşk patlaması" yaşatmak istiyordum ama kızın aniden bana bakıp 10 metre ötede beni tanımlaması, beni çişini ortalığa salıvermek üzere olan aşırı sıkışmış adam izlemiyle başbaşa bıraktı. Yine de kız parıl parıldı, gözler filan anime karakteriydi...

Yemek yiyeceğimiz mekana heyecandan edilen anlamsız muhabbetlerle vardık. Muhtelif sote bir yere oturup menü istedik. Kızın giyinişine ve tavırlarına baktığımda, iki büyük şirketin Ceo'su olarak sanki ortaklığımızın meyvelerini ve açılacağımız yeni global pazarları konuşacaktık. Hafiften klasik üstle başlayıp, alta doğru kız Superstara ulaşmıştı. Gerçi benim de Arkeologlar Kongresi'ne gider gibi giyinip gelmem kızın giyim kargaşasına parmesan sos ekliyordu...

Kız yazlıkta en üst katta, ultimate sessizlikte Atlas dergisi okuyup nesli tükenmekte olan türlerin son üyelerinin aniden çiftleşmesi gibi ender görülen bir heyecandı. Hatta hafif mutluluktu. Yediğimiz enfes güzellikteki deniz mahsülleri pizzası bu etkiyi daha da arttırmıştı. Ancak sonlara doğru kız gözümde Wikipedia'ydı. Çok lazımdı, mutlaka olması gerekirdi ama sen sıkıldığında önüne yeni bilgi sürerek seni daha da sıkardı. Kızda discussion harala gürelesi yerine results tek düzeliği vardı...

Kız usb ile bana bağlanmış, Windows'un hesaplayamadığı bir süredir bana veri aktarımı yapıyordu. Ben ise o arada kıza çaktırmadan ayı gibi yiyordum. Önümdekini, ortadakini, kız restrooma gidince ondan kalanı. Bu yoruma açık olmayan diyalogda kendimi besinlerin büyülü dünyasına kaptırmıştım...

Kız saatine baktı ve mimik kastı. Atik davrandım ve "artık geç oldu kalkalım mı ekiki" sempatikliğini yaptım, tüm hesabı üstlendim ve kızı Alsancak çimliklere vurdum. Yürüdük de yürüdük. Akıllarda kalmayan muhabbetlerden ve fastfood düşüncelerden bahsediyorduk. Açık havaya rağmen içtiğimiz şarap kızı etkilemeye başlamıştı. Kız koluma girdi ve Alsancak'ın ıssız köşelerinden geçmeye başladık. Kız hafiften kafasını da omzuma koyarak beni yanlamaya başlamıştı. Acayip ayıktım ve olayın ehemmiyeti ve hızı beni dehşete düşürmüştü. Sanki bitmeyen bir yoldu, koluma giren kol ateştendi, konulan kafa 150 kilo falandı...

Olası Aynştayn çocuklarımızı düşündüm. Çocuklar 8.0 miyop astigmat doğuyordu. Daha küçük yaşta bilyeleri reddedip, görünenin arkasındakine odaklanmışlardı. Sofraya oturduğumuzda sivilceli bir surat "Nasa'yı hackledim baba ehehe" diye byteşov yapıyordu. Eşim diyordu ki "sen Festivale git bey, ben makale tarayacağım". Beynim o zamanlara dek ilk defa koca bir ABOVVV! tepkisi verdi...

Onu taksiye bindirdim ve binmeden önceki manidar bakışlı yanak öpücüğüne engel olamadım. O gözlerin parlamasını hala unutamam. Pubmed'de bulunan özgün değeri yüksek makale gibiydim. Eve döndüm ve gece yarım saat uyuyamadım. ABOVVV! lar devam ediyordu...

Sonraki günlerde mesajlara cevap yazsam da, içimden gelmeyen "erkekten beklenen bariz adım"ı atmadım, atamadım... Bir gün arandım, ilginç ilginç trip atıldım, üstüme alınmadığımı belirttim. Yarım saat telefonda kulak ısıtmaca oynadık. 2-3 sene kadar sonra "bride to be" fotoğrafını gördüm. Çok pis sevindim. Aynştaynlar yoldaydı...

Başka bir yaşamda…

“All that we see or seem is but a dream within a dream.” Edgar Allan Poe 2007 yılının ağustos ayıydı sanırım. Sıcak bir günde İzmir’e doğru ...