3/17/2017

Bireysellik üzerine

  Görüp görebileceğiniz en güzel şey, mantığınızı ve duygularınızı aynı anda sinerjik olarak harekete geçirebilendir. Belki genel kabul gören en güzel şey olmayabilir. Ama bu "siz"e en güzel gelendir. Bu büyülü durumu kişi kendi tespit etmek durumundadır ve buna giden yol "birey"selliktir.


    Genel olarak 2000ler sonrası bireyselliğin yükselişi diye tanımlanan şey, özlenen "özgün"lüğe geri dönüş çabasıdır. Kapitalist düzenin herkesi aynılaştırma çabaları bir kenarda çitlerini örerken, 70lerin özlenen sınırsız özgürlüğü ve 90ların apolitik hapis gençliği arasındaki çekişmedir. Her insan içgüdüsel olarak bencil olsa da, sosyal bencillikle bireyselliği karıştırmamak gerekir. Sosyal bencillik, kaybetme korkularıyla soslanmış özgüven eksikliğidir.

    Hayat aslında o kadar özgün bir tecrübe ki. Herkesin hayatı birbirinden farklı. Belki bir santim farklı, belki Dünya Mars mesafesi kadar farklı. Aynı gözüken iki kişi bile çok farklı. Tek yumurta ikizleri bile farklı. Ama güçlü sistem beni hiç bilmediğim Nikaragualı adamla aynı hale getirmek istiyor, kendi çıkarını gözeterek. Global köyünüzdeki kümes hayvanlarınıza dadanan gelinciğim, sori.
Kafamızdakiler o kadar çeşitli ki, doğduğundan beri en yakının olarak nitelendirdiğin anne baban bile anlattıklarını yüzde yüz anlamıyorlar. -zaten belki de anlamamalılar. Üstüne bir de seni daha az tanıyan kişilere kendini anlatıyorsun. O istediğimiz ideolojik boyutlardaki anlaşılma isteği absürd iken, hayat önlüğümüze dediklerimizi anlamlandırabilenler ve yaptıklarımızı hissedebilenler yapışıyor. İyi ki de yapışıyor.

    Rekabet, bize sonradan sunulmuş fastfood zihniyetinde bir yemek ve birçoğu için yeni dünya düzeni altyapısı. Bireyi sömürüyü alevleyen, sırtımızı kamçılayan, kıskançlık garez ve bağlantılı diğer olumsuzlukları hayatlara monteleyen yeni motto. Aldığın yeni aşırı lüks araba için takas ettiğin zamanını zaten harcanması gereken ve böyle değerlere harcanması gereken bir şey olarak gören genç yaşlıların hazin sonu. Oysaki olması gereken tek yarış kendinle. Olması gereken tek hırsın, bir gün sonraki senin daha "sen" olması hırsın. Sana ne diğerlerinden? Herkesin hayatının farklı olduğu gerçeğinden yola çıkarsak zaten, elmayla armutu karşılaştırıp üzerine duygu yüklemek kadar büyük bir saçmalık olabilir mi?

3/13/2017

Karaköy'de bir sabah

 


Taksim, saç ekimini tamamlar tamamlamaz kendini sokağa atan salça kafalı Araplarla doluydu. Burası en son ne zaman bitmişti? Daha ne kadar süre bitebilirdi? En son ne zaman tiksinmeden şuradan geçmiştim? Üniversite 1 kadar uzak geliyordu bana. Sanki herşey artık çok uzaktı, eskiden olanlar sanki benim uydurduğum yaşanmamış olaylardı, değişim amımıza koymuştu. Şişhane durağında inerek, eziyeti az yaşamak niyetindeydim ama yine de beni pisliğiyle doldurmuştu. Galata'ya giden araya saptım. Kule, "naber abi, bildiğin gibi işte Japon, Arnavut gezdiriyoruz" diyordu, dimdik ve sıkılarak. Karaköy'e doğru seyirdim. Hipsterlar henüz uyanmadığı için, fakir turistler ve dükkanlarını yeni açmış dayılardan başka bir profile rastlanmıyordu.

Evden hızlı çıkmıştım ve şeklim yoktu. Kediler diyarı Mums'a oturdum. Çay ve aperatif birşeyler sipariş ettim. Downtempo deep house arası birşeyler çalıyordu. Soluklanmış, keyfim yerine gelmiş ve ısınmıştım. Kasım ayı, ince giyindiğin zamanları özleyip, Güneşe kandığın zamanlardı. Cırcıra yazdığın, bülbüle gittiğin hastalık zeminiydi. Garsonun bileğindeki dövmeyi çok sevmiştim ki, çayı masaya koyarken bileğini epey inceleme fırsatı yakaladım. Şu yeni on yılın bize kattığı yegane güzel şey, minimalist dövmeler diye düşündüm. Yegane şey.

Kruvasanı hiç kruvasan görmemiş gibi yedim. Ama yine de kesmedi. Şeklim yoktu belki ama ortamın ayısı gibi "1,5 kruvasan çeeek!" gibi atraksiyonlara girmeyecektim. Erkekler yataktan kalktığı gibi dışarı fırlarlar da, saçları y.r.k gibi olur ya aynı o kıvamdaydım ama bir yandan da saçlarımı tepede karıştırdım da çıktım samimiyeti kasıyordum. Casio saatim eskiye özlem, yeniye hodri meydandı.

İki kız biraz ilerideki masaya oturdu. Aslında bir kız oturdu, beynim diğerini görmüyordu. Dünden kalmamışlardı ama bugüne yeterli miydiler tartışılırdı. Görebildiğim kız, biraz Portishead melankolisi, biraz Muse enerjisi, biraz da Jamiroquai karambolüydü. Kızlar muhtemelen dün görüşmelerine rağmen, sanki biri Kazakistan'da diğeri Nijerya'da oturuyor da hiç görüşemiyorlarmış gibi uzun uzun birbirlerine birşeyler anlatıyorlardı. Buna hep şaşırırdım ama şimdi dikkat kesildiğim için daha güçlü kafamda yankılandı. Mekanın boşluğu, kızların neler konuştuğunu duyabilmeme imkan veriyordu ama umursamıyordum. Kızın ne giydiğini de umursamıyordum. Tek umursadığım kızın yüzündeki değişimler ve bunların doğallığıydı.

Epey bir konuşmadan sonra göremediğim kız tuvalete gitmek için izin istedi. Benim kız sakindi, masadaki fesleğende elini gezdirdi ve kokladı. Yüzünde ufak bir memnuniyet oluştu. İşte bu sadelik, bu doğallık beni ona tamamen çekmişti. Beynimde şimşekler çakmaya başladı, aldığım titreşim beni paralel evrene götürdü ve orada bıraktı. Binlerce analitik noktada kızın sadelik-toyluk, doğallık-şekilcilik, karakter-güzellik, eğlence-bayıklık, göz-nizam analizi başladı. Ama beynimi tokatlayıp bir "ne gerek var ulan?" çaktım. Hafif bir hareketle ayağa kalktım ve ona doğru yürüdüm. Ne diyeceğimi bilmiyordum ama birşey demezsem, çok boktan birşey olacağına karar vermiştim. Ona diyeceklerim bundan sonraki hayatımı tamamen değiştirecekti ama henüz bunu bilmiyordum...

Başka bir yaşamda…

“All that we see or seem is but a dream within a dream.” Edgar Allan Poe 2007 yılının ağustos ayıydı sanırım. Sıcak bir günde İzmir’e doğru ...