1/17/2015

"O"

 Tüm bu yetiştirmem gereken işlere rağmen, ne bok yemeye gidiyorum? diyerek gitmiştim ilk buluşmaya. Yeni biriydi, karşıdan geliyordu ve İzmir ılık esiyordu. Tiril tiril vintage elbisesi, sade spor ayakkabısıyla İstanbul görmüş bir İzmir kızıydı. Saçları siyah ve küt kesilmişti, bilekliği el yapımıydı.

İki biradan sonra hala durgundu, kendini anlatmaktan ziyade dinlemek istiyordu. Sigarayı çok şey görmüş ya da hiçbir şey görmemiş gibi içiyordu, o an bunu anlayamayacaktım. Gözlerini geçmişten kaçırıyordu ama geleceğe de odaklayamıyordu.
Bar yalnızdı. Bar, masif ahşap, kuruyemiş ve bira kokuyordu. Ruhsuz bira altlıkları etrafa saçılmıştı.
Tuvalette rujunu tazelemişti, gecenin sonuna yaklaşırken aklımda kiraz dudaklı kalmak istiyordu. Oysa bitmek bilmeyen bir gitme isteğiyle, hiçbir yere ait değilmiş izlenimi uyandırıyordu.




(15 ay sonra)

İzmir yazının gecesi bile sıcaktı.
Şarabın yanında yiyecek birşeyimiz yoktu. Tek kişilik koltuğu, küçük kare balkona çıkarttık, hoparlörleri köşelere yerleştirdik. Sevdiği müzikleri hep yanında taşırdı, sanki geri dönemeyecekmiş gibi. 
Aşkın tadını ilk ne zaman aldığını bilse de, onu hangi ilişkinin sonunda bıraktığını hatırlamıyordu. 
Sokaktan sarhoş üniversiteliler ve arada havlayan köpekler geçiyordu.
Bir yerden sonra kendi dediğimizi bile kavrayamayacak kadar felsefik hayat tanımları yapıyorduk, ya şarap az gelmişti yada bu gece, risk gecesiydi. Ayakları çıplaktı ve gül kurusu oje sadece ona yakışıyordu.
"Gitmek istiyorum" dedi, "...okuduğum bölümde mutlu değilim" dedi. "Kafamı toplamam lazım..." dedi. Sahile, Ada'ya kaçmak ister gibi dememişti bunu.
"Kendinden kaçan biri için iller köy, büyükşehirler ilçe, ülkeler Bilecik gibi görünür" dedim. Güldü, yüzüme baktı. Birşeyler diyecekti vazgeçti, kafasını omzuma yasladı.
Yıldızlar, karşılıklı dileklerimizi karşılamak adına göz kırpıyordu. Bu bizim son görüşmemizdi ve bunu biliyorduk. Seni, "sen" olarak bilen ve "şu" olarak bilmek istemeyen dostunu kaybetmekti korkutan. Kendini kaybetmeyeceğine emin olsaydım, onu kaybetmek aslında kazanmak olurdu ama böyle olmayacaktı biliyordum. O, çoktan gitmişti.

1/07/2015

Günaydın astral denizkabukluları, şimdi evrenin en enerjik uzun dalga radyo şovu sizinle! (2015 edişın)






Haykırmalısın gökyüzüne!


Gözlerin milyona varıyor kabaca,

Yer uzuyor, okyanus kırılıyor,
Ağaçlar tepeleme yığılıyor dağların eteklerinde.
Kulakların artık iyi duyuyor sinsice.
"Tenebrarum Oratorium" çalsa da bazen kafanda,



Senkronize cennet ıslıkları başını döndürüyor,


Gecelerin masallarını dinler oluyorsun ateşi söndürerek.

Yediklerin artık içinde büyüyor,
İçtiklerin beynini zehirliyor,



"Seni görmeyeli epey oluyorsun" da hissedemiyorsun.



Duvarlar katlanıyor, camlar kırılıyor,

Sesler değişik frekanslarda
(Uçuşan kelebekler ve narin yaz çiçekleri)
Beyninde oynaşıyor,

"Evet, çok güzelsin" oluyorsun da birleşmiyor kolların.


Leylekler yere düşmeye başlıyor,


Gagaları kırılıyor tok sesler çıkararak,

Karınları şiş halde üzüm kokuyorlar,
Taneleri bitmiyor da sen yemeye doyuyorsun.




Mavi-mor masa örtüleri yanıyor,

Radyasyonlu sularda ıslanıyor ayaklar,
Bulutlar asit işiyor evlerin tepesine,
Diş macunu yiyen çocuklar,
Titriyor artık paslı masaların altında,
Hırs bürüyor gözünü de net göremiyorsun.






Haykırmalısın gökyüzüne!

Ölü sonu programlıyorsun sistematik olarak
Eskiyen kartpostallar ve erimiş ayakkabılar,
Kırık taraklar ve çift taraflı açılmış kalemler,
Yoğuruluyor uçurumun dibinde,
Tepeden izliyorsun kekin hazırlanışını,
Birkaç üzüm tanesi düşüyor gökten,
Saçmalıyor defterler, kitaplar,
Ardarda flaşlar patlıyor gökyüzünde,
Buzlar eriyip havuç oluyor insansı şekillerde,
Homurdanıp keke batıyorlar tek tek,
Aşklar ısınıyor da pişiyor kek,
Masallar yükseliyor sanki,
Anlıyorsun ki kek vakti geldi,
Bırakıyorsun uçurumdan aşağı kendini,
Kekin içinde kayboluyorsun da doyamıyorsun bir türlü.

1/02/2015

"peki"

 



Son 10 dakikadır "Lens solüsyonum yok!" diye diye evi arşınlıyordu. Ayaklarının beyazlığından kırmızı ojeler bağırıyor, bozulmuş göz kalemi minimalizm kokuyordu. Dünden kalma cips paketi gözüme takıldı ama üşengeç bir adam için fazla uzaktı. Oasis'in dediğine çok da uzak değildim: "...so i started a revolution from my bed". Yeniden ona baktım, ne zamandır bu kadar endişeli, bu kadar enerjisi düşük görünmüyordu. Dünkü neşesi gitmiş, yerini ekonomik krizde işletmesi iflas eden küçük esnaf tripleri almıştı. Lens bitti çorap başladı, çorap bitti rimel başladı. O an için insan enerjisini emip, mekanik enerjiye çeviren bir transformatördü. Hani aşk "yarım ağızla sabah öpücüğüydü, güneş ışıkları perdeden içeri penetre olurken kıps atmaktı"? Bir tumblr kızının 19 senelik yaşamında hayata dair herşeyi çözdüğüne çok emin olması kadar emindim ki, bu durum hoşuma gitmiyordu...

Keskin ve matah bir fikir bulmuş izlenimi vermek adına yataktan ani bir hareketle fırladım. Ağız suyum tişörtüme akmış ve kurumuştu, bolarmış pazar şortum 3 aylık son kullanım dönemine girmişti. Bir Einstein görünümünden çok uzak olsam da, ilgisini cezbetmiş olmalıyım ki "uff npıyosn bbyim yha" tadında bir soruyla sınandım. Bu soruya verilecek 132 farklı cevabı taramış gibi bir süre bekledim ve yapıştırdım: "ya bugün hadi değişik bişeyler yapalım, hm-m şeye gidelim, hayvanat bahçesine". Bir an için duraksadı ve insanlık tarihinin o görkemli medeniyetleri boyunca sırrına erişilememiş, Cern'de bilim insanlarının üzerinde çalışıp daha küçük parçalara ayıramadıkları, her yöne eşit uzaklıktaki o sihirli kelime dudaklarından döküldü: "peki"...

Hava herhangi bir ekim sabahından daha riskliydi, açık ama rüzgarlıydı. Sabahki nahoş ruh halinden sonra mont taşıyıcılığı bende gözüküyordu. Çözüme ulaşmak adına olası karnı acıkan kız tribini ortadan kaldırmalıydım ve hızlı bir manevrayla kızı Simit Sarayı'na soktum. Simit-çay ikilisi yerine, olayı bir susamlı karnavalına çevirmekti niyetim. Nitekim simitler, peynirli poğaçalar, zeytinli açmalar havada uçuştu. Daha iyi görünüyordu, bu beni mutlu etmişti...

Akbil kuyruğu çok uzundu, bir "ohoo", hatta bir "teyyy"di. Sessizdik, kuyruk kısaldıkça düşüncelerimiz fazlalaşıyor ve ana parçadan kopanların böğrümüze saplandığı bir parçacık deneyine dönüşüyordu. Nihayet otobüse bindiğimizde, bol teyzeli hatta rastladığımızı anladık. İçerisi muhtelif renklerde uzun mantolu teyze kaynıyordu. Aniden beynimin leş sinapsları "teyze-elmalı pasta" bağlantısını kurdu ve otobüsten inene kadar 10 civarı teyze içeren gün kokusu devam etti. Suskundu ve köpek dişinin arasında susam kalmıştı. Bir şey demedim, susamı izledim...

Bir önceki durakta inip yürümeyi teklif etti. Hava biraz soğumaya başlamıştı, montlarımızı tekrar giydik. Biraz devam ettikten sonra, gözüme Canısı Tekel tabelası takıldı. Duraksadım ve günün anlam ve önemine yapabileceği katkıyı düşündüm. İçeride Dilber Ay çalıyordu ve tavana konmuş 37ekran tekel tvsine boynu tutulmuşçasına bakan bir dayı vardı. "Bbym bkle bn hmn glyrm" cümlesini (cidden yazıldığı gibi) akışkan bir halde söyledim ve içeri daldım. Ortamı ısıtmak için s.a dedim, a.s aldım. Kuruyemişe göz gezdirdim, dayı bezene kadar deneyerek, sonrasında ona güvenerek hepsinden az az aldım. Çıktığımda elimdeki poşete bakıp, ne aldığımı sordu. "Kuruyemiş" dedim. "Niye?" dedi. "Atarız" dedim. Gülmedi...

Turnikeden geçerken bile çok ciddiydi. Bir labirentin başlangıcında durduk. Sağdan, soldan ve ortadan ilerleyen birçok küçük yol ve aralarında büyük kafeslerde kuşlar, maymunlar, geyikler gibi binbir çeşit hayvan vardı. Rastgele bir yolu seçtik ve ilerlemeye başladık. Ne yapsak, nereye gitsek mutlu olamayacağını hissettim ve patlayarak sordum: "Neyin var?" Durdu ve yüzüme baktı. Gözleri dolmuştu, sinirle hırs arası bir ses tonuyla "Bok var!" dedi ve dediği gibi elimdeki kuruyemiş poşetini kaptı. Elinde poşetle yaldır yaldır koşuyordu. İlk şoku atlattıktan sonra ben de peşinden koşmaya başladım. Bu yaşadıklarımız acaba bir hipster marjinalliği miydi, yoksa aşırı kezban bir ilişki mi yaşıyorduk, bir yandan da bunları düşünüyordum. Hiç yavaşlayacağı yoktu, sanki bütün gün devam eden sakinliği onu enerji tasarruf moduna sokmuş, şuan şovunu yapıyordu. Kafeslerin arasından koşarken, hayvanlar bizim koşturmamızla heyecanlanıp bağırmaya başladılar. Göz göze geldiğim bir rakun bana dil çıkarıyordu, kuşlar bir havalanıp bir konuyordu. Derken, kız elindeki poşetin kese kağıdını yırttı ve rastgele kafeslere doğru savurmaya başladı. Savurdukça savuruyor, coştukça coşuyordu.İlk bağırışlarındaki acı, keder yerini coşkulu, keyifli bir tınıya bırakmıştı. Havada uçuşan kaju, fıstık, beyaz leblebi, fındık hayvanlar tarafından kapışılıyor ve kendinden geçmiş bir güruh olarak hayvanat bahçesinde rave party varmış hissiyatı yaratıyordu. Sonunda poşetin dibini görmüştü ve bir yere çöküp kaldı. Arkasından yetiştim ve ona doğru eğildim. Yorulmuştu ama yüzünde huzurlu bir gülümseme vardı. "İyi misin?" dedim. Bana sevgi dolu baktı ve "bbyim kuruyemişle beni iyileştirdin, cnm yhaa" dedi. Zebraların meraklı bakışları altında uzun uzun öpüştük...

Hayat güzeldi ve daha güzel olacaktı. Akşamüstüne doğru hava iyileşmiş, rüzgar kesilmişti. Elele, batan güneş eşliğinde yürüyorduk, boş elimle çaktırmadan cebe uzanıp maymunlardan artan fıstığı yiyordum. Nedenlerini sormadım, sonuçlarını irdelemedim, en muhteşem gündü. Uzaklardaki bir cafeden gelen müzik bizim içindi ve hep öyle "bizim" kalacaktı:

"...Oh, it's such a perfect day,
I'm glad i spent it with you
Oh, such a perfect day
You just keep me hanging on
You just keep me hanging on..."
(bknz ve hssedinz: http://www.youtube.com/watch?v=QYEC4TZsy-Y )

Başka bir yaşamda…

“All that we see or seem is but a dream within a dream.” Edgar Allan Poe 2007 yılının ağustos ayıydı sanırım. Sıcak bir günde İzmir’e doğru ...